1 Eylül 2013 Pazar

AVRUPA'DA YILIN FUTBOLCUSU RIBERY


Beşiktaş karşısında henüz 2 veya 3. kez izlediğim akşam yanımdaki ev arkadaşlarıma bu adam Avrupa'nın en iyi futbolcularından biri olacak demiştim..

Gittiği günü de dün gibi hatırlıyorum yine o aynı ev arkadaşlarımdan biri yaz tatilinde Bursa'ya ziyaretime gelmişti, terminalde karşıladığımda ilk lafı "Ribery gitmiş radyoda şimdi duydum" olmuştu. Hayatımda bu kadar çok üzüldüğüm an azdır..

35 yaşındaki Drogba'ya dünyanın parasını verip getirmek değil olay, sen bu adamı 22 yaşındayken bulup getirmiştin Türkiye'ye..

UEFA kupası Galatasaray futbol kulübünün tarihinde zirve ise 3 kuruş için bu adamı kaçırdığı gün de diptir..

30 Haziran 2013 Pazar

HAYATIMIN FİLMLERİ #20.Scarface#


20. Scarface (1983)
Yönetmen: Brian De Palma
Oyuncular: Al Pacino, Steven Bauer, Michelle Pfeiffer.
Imdb notu: 8.3

Tony Montana.. Kötü bir adam.. Ama nedense biz onu çok sevdik..

İtalyan asıllı bir Amerikan gangsterinin yükseliş ve düşüş hikayesini anlatan, listemde 20.sıradaki filmimizin bildiğiniz gibi sinema tarihinde özel bir yeri var.. Pek çok genç yönetmen özellikle suç filmi çekiyorsa, bir sahnede mutlaka onun posterini kullanır, sanırım afişleri poster olarak en çok satılan filmdir. Hatta benim de büyükçe bir posterini evimin salonuna asma çalışmalarım eşimin başarılı direnişi nedeniyle sonuçsuz kalmıştı :)

Cebinde beş parası olmadan Küba'dan Amerika'ya gelen bir "yabancı" nın iki yıl içerisinde suç dünyasında nasıl zirveye çıkabileceğini son derece inandırıcı bir şekilde anlatıyor. Safkan bir anti kahraman filmi ve Tony Montana, hepimizin kuytularında yer edinen hırsının kurbanı, gözünün gördüğü herşeye sahip olmak isteyen, "öteki" 'lerimizden sadece biri aslında.

"Benim gibi adamlara muhtaçsınız siz, böylece parmakla gösterip işte kötü adam bu dersiniz. Ama iyi filan değilsiniz siz. Sadece saklanmayı, yalan söylemeyi iyi beceriyorsunuz, benim böyle bir derdim yok. Ben hep doğruyu söylerim, yalan söylerken bile.."   


Film boyunca seyirci hikayede Montana ile beraber ilerler, onun olmadığı bir sahne yok gibidir, hatta Manny'nin Tony'nin kızkardeşiyle evlendiği gibi sürprizleri biz de Tony ile beraber öğreniriz. Filmi iki bölüme ayırırsak ilk bölüm tam olarak Tony'nin kazandığı paraları saydığı sahnede biter, ilk bölümde Tony'nin kendisine konan kuralları birer birer çiğneyerek zirveye ulaşmasını seyrederiz. İkinci bölümde ise ilk bölümdeki herşey ters yüz olacaktır.  


Elvira rolünde Michelle Pfeiffer mükemmeldir. Soğuk Elvira karakteri gidecek bir yeri olmadığı için Tony'leymiş izlenimi veren, kişiliğini çoktan kaybetmiş, uyuşturucuyu sığınak olarak kabul etmiş bir kadındır. Al Pacino'nun oyunculuğuyla ilgili zaten fazla birşey söylemeye gerek yok, Pacino film boyunca cesurmuş gibi görünen ama aslında hayatı tamamen blöf olan Tony'yi eksiksiz bir inandırıcılıkla yorumluyor. 

Scarface çağımızın modern klasikleri arasına girmiş, kült kabul edilen ve Pacino'nun kendi filmleri içinde en sevdiği, unutulmaz bir suç filmi olarak sinema tarihindeki yerini korumaktadır. 


Önceki Filmlerim: 21.Inglourious Basterds , 22.Eternal Sunshine of the Spotless Mind , 23.Fight Club , 24.The Big Lebowski , 25.Bin-jip , 26.A Clockwork Orange , 27.A Fistful of Dollars , 28.K-Pax , 29.Her Şey Çok Güzel Olacak , 30. Rain Man31.Old Boy , 32.Sleeping with the Enemy , 33.First Blood , 34.The Deer Hunter , 35.Saving Private Ryan , 36.Die Hard , 37.The Prestige , 38.Jerry Maguire , 39.Duvara Karşı , 40.The Ring , 41.Ip Man , 42.Unforgiven , 43.Issız Adam , 44.Dead Man Walking , 45.Atonement , 46.The Pianist , 47.The Shining , 48.Run Lola Run , 49.The Others , 50.Enemy at the Gates 

2 Haziran 2013 Pazar

ALTIN ONBİR - STSL 2012/13


Biraz geç oldu ama fırsat bulmuşken geleneksel "sezonun en iyi onbiri" değerlendirmesini yapmadan geçmek olmaz..  Dizilişimiz: 4-1-3-2

1-Muslera: Gözü kapalı seçim yapabileceğimiz mevkilerin başında kale var bu sene. Volkan geçen seneki formundan çok uzakta olunca kalitesiyle ona rakip olabilecek tek aday Onur kaldı ama Muslera geçen yılki performansının da üzerine koyarak muhteşem bir sezonu geride bıraktı.

2-Duško Tošić: Ligde şu an tüm takımların en problemli yeri sol bek. Tosiç olmasa altın onbire, mecburiyetten oraya devşirilen Riera'yı seçmek zorunda kalabilirdim durum bu kadar vahim. Bu arada yeri gelmişken (her ne kadar sezona çok iyi başlamamış olsa da) Fenerbahçe'nin sezon ortasında yaptığı Hasan Ali 'den hiçbir fazlası olmayan Ziegler hamlesini de eleştirmeden geçemeyeceğim.  

3-Dany Nounkeu: Bir iki tane anormal bireysel hatasına rağmen, şampiyonun defansını toplayan başlıca isimdi. Yeni transfer Chedjou ile ilgili hiçbir fikrim yok, hiç izlemedim ama Dany'yi keseceği düşünülerek alındaysa çok çok iyi olmalı :)

4-Sivok: Beşiktaş bu sene çok fazla gol yedi ama ben yine de soğukkanlı futbolunu her zaman beğendiğim Sivok'un bu kadroda olmayı hakettiğini düşünüyorum. Sezonun diğer başarılı stoperleri Aykut Demir, Semih Kaya ve Yobo idi.

5-Gökhan Gönül: Geçen seneki inişli çıkışlı grafiği, bu sene yerini bildiğimiz Gökhan Gönül'e bıraktı. Ligimizden Avrupa'da rahatlıkla oynayabilecek 4-5 adamdan biri Gökhan.

6-Selçuk İnan: Takımının hücum hattına gelen yıldızlardan sonra bu sene sahnede bir adım daha geride durmak zorunda kaldı ama özellikle (sıkça gözden kaçabilen) asist öncesi pasları ve topu takımında tutma konusundaki muazzam başarısı ile Selçuk yine sezonun yıldızlarından biri olmayı başardı.    

7-Olcay Şahan: Sezon genelinde Beşiktaş'ta her zaman ön plandaki isim Fernandes olsa da benim açımdan takımın en dikkat çekici futbolcusu kesinlikle Olcay'dı. Almanya 2. liginden hem de sezonu sadece tek golle geçmiş bir kanat oyuncusu olarak geldiği süper ligde, mücadeleci futboluna çift basamaklı gol sayısını da eklemeyi başardı. Maddi zorluklar yüzünden, isminin hakettiği takımı ancak yavaş yavaş 2-3 sezon sonra kurabileceği görülen Beşiktaş'ın bu seneki en büyük kazancı Olcay oldu. Sol kanat için diğer adayım ise her ne kadar santrafor olsa da bu sene genelikle sol çizgide izlediğimiz ve benim çok beğendiğim Sow.

8-Kuyt: Aynen Olcay'da olduğu gibi hem kanatta ileri geri çalışan, hem de takımın gol yüküne ciddi destek veren görüntüsüyle Kuyt, kariyerini yakından takip eden futbolseverleri yine şaşırtmadı.

9-Burak Yılmaz:  Kral :)

10-Batalla: Benim için sezonun açık ara en iyi futbolcusuydu. 10 numara için diğer adayım ise inanılmaz pek çok maç çıkarmasına rağmen süreklilik ve istikrar açısından onun yanına bile yaklaşamayan Fernandes idi. 

11-Gekas: Futbol bir takım oyunu, tek kişi koca takımın kaderini değiştiremez değil mi? Bir kez daha düşünün.. 


-------------------Gekas------Burak
----------Olcay-------Batalla--------Kuyt
------------------------Selçuk
----------Tosiç---Sivok---Dany---Gökhan
----------------------Muslera

19 Mayıs 2013 Pazar

FARKLI ŞAMPİYON !


Sezon başında, kadrolar üzerinden kabaca baktığımızda hem Galatasaray hem de Fenerbahçe'nin 3. olacak olan takıma en az 10 puan fark yapacağını düşünmüştüm ama Fenerbahçe Avrupa macerasından çok daha fazla etkilendi ve bence hocasının da büyük yanlışlarıyla ligde, kadrosunun hakettiğinden çok daha az puan topladı. Galatasaray da zirvede tek başına son yılların en rahat şampiyonluğuna ulaşmış oldu.

Bu yazımda her oyuncu için tek tek kısa birer sezon değerlendirmesi yapmak istedim;

Fernando Muslera: Geçen sene de çok başarılıydı ama Volkan da harika bir sezon geçirdiğinden ezeli rakip ile arada bu kadar büyük bir fark ortaya koyamamıştı. Bu sene kelimenin tam anlamıyla şampiyonluk kupasının bir ucundan o tuttu! Hem ligde hem de şampiyonlar liginde müthiş maçlar çıkardı. Daha önce de yazmıştım, Muslera şu an dünyanın en iyi sekiz, on kalecisinden biri. Elde en fazla bir sezon daha tutulabilir gibi görünüyor ama 15m€ civarı bir fiyattan aşağı giderse Galatasaray'lılar en az Ribery olayındaki kadar üzülmeli.

Gökhan Zan: Gökhan'ın her zaman ona biçilen değerden daha iyi bir futbolcu olduğunu düşünmüşümdür. Geldiğinden beri ne zaman görev verilse elinden gelenin en iyisini yaptı. Haftalarca yedek oturduktan sonra çıktığı ilk maçta sanki her hafta o oynuyormuş gibi sırıtmadı. Rotasyonda kullanılacak yerli bir stoper için bundan daha fazlasını beklemek yanlış olur.

Dany Nounkeu: Öyle fiziksel özellikleri var ki hangi spor dalıyla ilgilense onda başarılı olabilecekmiş gibi garip bir sporcu Dany.. İki mücadelede başa çıkamayacağı oyuncu yok. Ve Galatasaray'ın mevcut 3 stoperi arasında bence diğer ikisinden de bir adım önde. Şu gereksiz risk alma takıntısından kurtulabilse (umudu kesmek üzereyim) ve her sezon ortalama 2 golü basit hatayla yedirmese :) Avrupa seviyesinde bir stoper olabilirdi..

Semih Kaya: Görünmez kahraman. Genç yaşına rağmen sahip olduğu soğukkanlılığıyla gittikçe değerlenen bir oyuncu Semih. En büyük zaafı olan arkası dönük oynayan, vücudunu kullanan pivot santraforlar karşısında pozisyon almaktaki sıkıntıyı çalışarak geliştirebilirse çabukluğu ve cesaretiyle Galatasaray'ın yeni Bülent Korkmaz'ı olma yolunda daha hızlı ilerleyecektir.

Albert Riera: Eline kağıt kalem alıp kadro kurmayı seven taraftarlar olarak solbeke onun adını yazarken biraz tedirgin oluyoruz bu bir gerçek ama geri dörtlüde ayağı bu kadar temiz bir adam bulundurmak, oyunu geriden kurmak isteyen her takımın rüyasıdır. Bu yaştan sonra oyununu sertleştirmesini veya daha süratlenmesini beklemek hayal olacaktır fakat Riera çok zeki bir futbolcu ve ben özellikle kademeye giriş konusunda bu zekası sayesinde sezon genelinde ciddi bir problem yaşadığını hatırlamıyorum. Ondan çok daha iyi, "gerçek" bir sol bek bulamaz isek (kolay değil) ben seneye de onu orada izlemekten rahatsız olmayacağım.

Hakan Balta: Yabancı sınırına rağmen formayı Riera'ya kaptırması kötü bir sezon geçirdiğinin en güzel kanıtı. Aynen Gökhan Zan için yazdığım gibi onun da iyi bir yedek olduğunu belirterek geçelim..

Çağlar Birinci: Böyle ifadeler kullanmayı pek sevmiyorum ama maalesef şu an kadronun en işe yaramaz ismi ve tam olarak atıl vaziyette bekliyor. İlk fırsatta elden çıkarılacaktır.

Emmanuel Eboué: Gökhan Gönül ile birlikte lige fazla gelen iki sağ bekten biri. Ama geçen yıla göre daha kötü bir sezon geçirdi, lakayıt hareketleriyle beni bol bol sinirlendirdi. Dönüp bakıldığında bu seneye dair akıllarda Real Madrid'e attığı muhteşem golle kalacak.

Sabri Sarioğlu: Takımın gücüne pek bir katkısı yok, takımdan bugün ayrılsa herhangi bir güç kaybı yaşamayacaktır, en büyük avantajı taraftarın bu tip taraftar-oyunculara bayılıyor olması. Ben, gereksiz yere gerilim arttıran, adrenalini arttığında hiç bir şekilde sağlıklı düşünemeyen futbolculardan hoşlanmıyorum.

Felipe Melo: Geç form tuttu ama onun Selçuk'la kurduğu verimli ikiliyi bozmak, Alper'in onun yerini doldurabileceğini düşünmek çok büyük hata olur. Şu an transferde birinci öncelik onun bonservisini almak olmalı.

Selçuk İnan: Geçen seneki kadar çok frikik golü atmamış olabilir :) ama performansında en ufak bir düşme olmadı. Takımın oyun kurucusu ve en değerli futbolcularından biri.

Yekta Kurtuluş: Melo-Selçuk ikilisini iyi yedekledi. Görev verilen maçlarda iyi oynadı, iyi niyetli, sempatik bir futbolcu. Seneye Alper gelirse biraz daha arka planda kalabilir..

Hamit Altintop: Uyum sorunu yaşadı ve kötü bir sezon başlangıcı yaptı fakat özellikle 2. yarının başlangıcından itibaren hemen her maç takımın mücadele gücünde çok önemli bir unsurdu. Asistleriyle de Selçuk'tan bol bol rol çaldı. Hamit bu takımı takım yapan en önemli taşlardan biri..

Wesley Sneijder: İyi işleyen ve 4-4-2 oynayan bir takıma onu transfer etmek dünyanın neresinde olursa olsun büyük risktir. Can sıkıcı sakatlığı yüzünden tam anlamıyla adapte olamadı ama bir kaç kritik maçta kilidi açmakta başrol oynadı. Asıl sınavı önümüzdeki sene olacak, bu seneyi not almadan geçti diyelim.

Engin Baytar: Süper kupadaki  hareketinin cezasını çekti ve geçen yıla göre çok daha genişleyen kadroda doğru dürüst süre alamadan sezonu kapattı. O olay olmasa belki en azından Aydın kadar süre alabilir ve bu sevinç tablosunda o da olabilirdi. Onun da yazın takımdan ayrılması garanti.

Emre Çolak: Galatasaray taraftarının genç oyunculara karşı özel bir sempatisi vardır. Emre de alt yaş gruplarında çok dikkat çeken bir oyuncu olarak ve çok şey beklenerek A takıma geldi ama benim kendisinden üst sınıf bir futbolcu olacağına dair en ufak bir umudum yok.

Nordin Amrabat: Beklentileri karşıladığını söylemek imkansız ama özellikle Sneijder'ın gelişiyle sistemin 4-3-1-2 ye dönmesi onun ilk 11 'de yer bulma ihtimalini sıfırladı. Haliyle onu daha çok, sıkışan maçlarda kurtarıcı olarak oyuna girerken gördük. Çok kötü bir sezon geçirdiği söylenemez ama sadece ödenen bedel yüzünden değil, Amrabat gerçekten değerli bir oyuncu ve kulübede bulunması bile bir avantaj.

Aydin Yilmaz: Kadroda bulunması gereksiz. Fakat yine de Fatih hocanın onu önümüzdeki sene de kadrosunda görmek isteyeceğini tahmin ediyorum. Emre için yazdıklarım onun için de geçerli. Bu takımın genel kalitesinin 1 gömlek aşağısında ama kontra-atak oynayan bir Anadolu takımında değerli bir oyuncu olabilir.

Johan Elmander: Drogba'nın gelişiyle doğal olarak arka planda kaldı. Mücadelesiyle Galatasaray taraftarının her zaman kalbinin bir köşesinde ismi anılacaktır ama bu yaz takımdan ayrılacağını tahmin ediyorum.

Didier Drogba: Dünya gözüyle yaşayan bir efsaneyi Galatasaray formasıyla izleme şansına sahip olduk. Tek başına onun varlığı bile önümüzdeki sezonu sabırsızlıkla beklemek için yeterli bir sebep. Devre arası gelen başka bir oyuncunun takım üzerinde bundan daha büyük etki yaratabileceğini sanmıyorum.

Burak Yilmaz: Değişen hiçbir şey yok. Kral son 3 sezondur ligi canı istediği şekilde yönlendiriyor. Bu kadar rahat pozisyona giren bir santraforu uzun zamandır görmemiştik. Onu da Muslera gibi elde tutmak zor olacak.

Umut Bulut: 2-3 m€ civarında olduğu bilinen bonservisi mutlaka alınmalı. Yedek yerli santrafor için daha iyisini bulmak zor. Ayrıca ilk yarıdaki özel performansı ve golleri için ayrıca özel bir teşekkürü hakediyor. Aynen geçen sene Necati'de olduğu gibi bu sene de Umut esas oğlan olamadan şampiyonlukta büyük pay sahibi oldu.


Şampiyonlar liginde de büyük mutluluk yaşadığımız bu güzel sezon şimdi yeniden yerini transfer balonlarıyla dolu uzun bir yaz dönemine bırakacak.. Ligdeki alınabilecek yerli oyunculardan Galatasaray kadrosunda yer almayı hakedecek sadece 3 yerli oyuncu var: Onur Kıvrak, Alper Potuk ve Serdar Aziz. Dışarıdan yabancı oyuncu olarak ise belki bir stoper veya sol bek olabilir ama bence sadece Melo'nun bonservisi olmazsa olmaz durumunda..

23 Nisan 2013 Salı

Rıdvan Dilmen ve çifte standart


Fenerbahçe'li olmayan taraftarlar arasında, özellikle de Galatasaray'lı kesimde uzun zamandır Rıdvan Dilmen'e karşı bir tepki var. Maçları taraflı yorumladığını düşünenler, şike sürecindeki tavırlarından rahatsız olanlar ve Fenerbahçe'li kimliğinin gereğinden fazla ön plana çıktığını düşünen kesim büyük.

Ben ise olabildiğince bunlara kafa yormadan, sadece maç sonu yorumlarıyla ilgilenmeye çalıştım çünkü ne olursa olsun şuan ülkede futbol konuşurken dinlemekten zevk aldığım 3-4 kişiden birisi o. Eğer Galatasaray'lı olsaydı ve aynı şekilde davransaydı bu beni rahatsız etmezdi dedim hep ve mevcut durumu kabul edilebilir buldum.

Fakat en son Beşiktaş'ın Akhisar mağlubiyetinden sonra aşırı sert yorumlarını izlerken aynı durumda Galatasaray veya Fenerbahçe olsa bu kadar sert konuşamayacağını düşündüm. Nitekim ertesi gün Beşiktaş kulüp başkanı Fikret Orman bağlanıp (bence haklı şekilde) yorumlarında aşırıya kaçtığını belirttiğinde verdiği cevaplar ve onunla girdiği diyalog çok tatsızdı. İster istemez insanın aklına aynı adamın Aziz Yıldırım karşısındaki hali geliyor. Veya geçen hafta sadece "bence hocaya yakışmadı" dediği için azar işittiği Fatih Terim karşısındaki hali...

Taraftarı olduğu kulübün kazandığı (veya rakibinin kaybettiği) bir maçı yorumlarken farkında olmadan izleyiciye hissetirdiği coşku/memnuniyet halini kabullenebilirim ama karşısındaki kişinin gücünden korkarak çifte standartlı davranmayı kesinlikle kabul etmiyorum! Hayatım boyunca her zaman en nefret ettiğim şey oldu korkaklık. İşi Erman Toroğlu-Ahmet Çakar komedyenliğine çevirmeye gerek yok tabi ama en azından onların yarısı kadar cesaret bekliyor insan ekranda. 

20 Nisan 2013 Cumartesi

Galatasaray:3 - Elazığspor:1


Yaklaşık 2 aydır işim nedeniyle İtalya'daydım ve bloga pek zaman ayıramadım. Daha sonra vakit buldukça oralardan da (Torino, Floransa vs.) bahsetmeye çalışacağım ama şimdi dünkü maç..

Drogba transferine başlarda pek sıcak bakmıyordum, defans hattındaki Semih-Gökhan-Dany 'e nazaran forvet hattında çok daha yetkin (Burak-Elmander-Umut) bir üçlü varken, tercihin oraya 35 yaşındaki dördüncü bir santrafor (ki bu bizim jenerasyonun izlediği dünyanın en büyük santraforlarından biri bile olsa) olması pek içime sinmemişti. Fakat Drogba daha geldiği ilk günden itibaren endişelerimin ne kadar yersiz olduğuna beni inandırdı. Onun varlığı sadece forvet hattına yapılmış bir takviye değil, o komple takımın havasını ve oyun sistematiğini değiştirdi. Umarım seneye de bu güzel adamı ülkemizde doya doya izlemeye devam ederiz.

İkinci değinmek istediğim isim de Melo. Son 1.5 aydır inanılmaz oynuyor, hatta bu haliyle geçen yılki performansını da geçti diyebilirim. Dün kaç top çaldı bilmiyorum ama sezon rekoru olabilir. Fiziği şuan mükemmel seviyede ve onun tipindeki bir oyuncu böyle olduğunda değerli oluyor ancak. Sene başından beri fiziğini toparlayamadığı için ona kızanlar çok haklı.. Galatasaray eğer bu sene onun bonservisini alacaksa kesinlikle yaz tatilinden dönüş süresi ve tatildeki antrenman programı ile ilgili özel bir madde koymalı :)

Dünkü maçta Drogba ve Melo'dan sonra ayrıca konuşulmayı hakeden son futbolcu da Hamit. Yıllar sonra ilk kez sürekli oynadığı için ara ara onun kalitesinden beklenmeyecek basit hatalar yapmaya devam etsede her maç gösterişten uzak ve çok yararlı oynuyor. 

Ve şampiyonluk yolunda son 4 maç..

9 Şubat 2013 Cumartesi

HAYATIMIN FİLMLERİ #21.Inglourious Basterds#

21. Inglourious Basterds (2009)
Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: Brad Pitt, Christoph Waltz, Melanie Laurent, Michael Fassbender.
Imdb notu: 8.3

Quentin Tarantino'ya olan hayranlığımdan bir kaç yazımda bahsetmiştim. Şimdiye kadar çektiği tüm filmlerin bu film için bir hazırlık olduğunu söyleyen Tarantino'nun (bence çok daha iyi filmleri olsa da) "That’s my masterpiece" diye tanımladığı ve üzerinde en uzun süre çalıştığı projesi olan “Soysuzlar Çetesi” sonu büyük bir çatışmaya bağlanan uzun diyaloglarla dolu, tipik Tarantino sahneleri ile akıllara kazınıyor. 

Bir savaş filminin mutlaka bir meydanda birbirine saldıran yüzlerce adam göstermesi gerekmediğini, savaşın ardında kalan topraklarda yaşanan olaylarla da bunun anlatılabileceğini bize gösteriyor. Tabii ki her zamanki gibi film yine kendisini hiç mi hiç ciddiye almıyor ve yine yönetmenin her filminde olduğu gibi eğlence ve şiddet ön planda. 

Olaylardan ziyade kahramanları detaylandıran, Nazi işgali altındaki Fransa'da çektiği bu Spaghetti Western, yönetmenin psikopat bir sinefil olduğunu bariz bir şekilde seyirciye hissettiriyor. Senaryosunun kendisini epey bir uğraştırdığını her fırsatta dile getiren (ki bu süre “Reservoir Dogs” filmine kadar uzanan 20 yıllık bir zamandır) Tarantino, en sonunda aklına yatan bir finalin de senaryosuna girmesiyle film çekimlerine başlamış.

Filmin açılış ve bence en iyi sahnesi..
Zaten Tarantino’nun Kill Bill 'den itibaren filmlerinde giderek daha çok ağır basan biçimsel gösteriş, kara mizaha verilen ağırlık, dozu giderek artan şiddet artık kendisini daha fazla göstermekte. Türler arasında dolaşma formülü ile ilerleyen Inglorious Basterds, "ilgilenenler için 150 dakikada sinema tarihi" gibi bir film.

Tarantino'nun bence en büyük yeteneği gerilimi seyirciye geçirmekteki başarısı. Özellikle filmin açılış sahnesinde Tarantino şimdiye kadar olmadığı denli yönetmenliğini konuşturuyor. 20 dakikalık bu çok iyi yazılmış açılış sekansında ailesinin katledilişine çaresizce tanık olan genç bir kızın hikayeye dahil oluşunu izledikten sonra, filme adını veren çeteyle tanışıyoruz.

Diğer bir muhteşem sahnede ise, bir yeraltı barında sahte Alman subaylar hakiki subaylar ile sohbet ediyor ve seyirciyi öyle bir geriyor ki..

Christopher Waltz
Christopher Waltz'ın en iyi erkek oyuncu oscarını alması ise filmden bağımsız denebilecek bir yeteneğin taçlandırılması adeta. Cannes'da da en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Waltz'un film içerisinde kullandığı Almanca, Fransızca, İtalyanca ve İngilizce dillerine hakimiyeti tek kişilik bir şova dönüşüyor. Özellikle İtalyanca konuşurken ki el hareketleri ve mimikleri bir İtalyan'dan farksız. Bu filmle artık takip edilen bir oyuncu haline gelen 57 yaşındaki Christoph Waltz, son yıllarda perdede gördüğümüz en iyi kötü adam performanslarından biri ile herhalde 20 yıl sonra bile hatırlanacak. Bu filme kadar varlığından bile haberdar olmamak, sadece önemsiz dizilerde oynadığını bilmek insanı üzmekten öte sinirlendiriyor.. 

Yahudi avcısı Nazi albayı Hans Landa rolü için Tarantino başlarda Leonardo Di Caprio'yi düşünmüş ki kendisi ile son filmi "Django Unchained" ''de çalışma şansını yakaladı. O filmde de Di Caprio gerçekten muhteşemdi ama bu filmdeki Landa rolü için iyi ki Waltz'ı tercih etmiş.


Filmin ağır topu Brad Pitt, Christopher Waltz'ın gölgesinde kalsa da özellikle askerlerine yaptığı konuşma sırasındaki aksanı ile dikkat çekiyor. Canlandırdığı karaktere kattığı çenesini öne çıkararak konuşma hareketi bana meşhur Godfather'daki Marlon Brando'yu anımsatı.

Herşeyi bir kenara bırakıp filme uzaktan şöyle bir bakarsak; Hitler'i bir sinema salonunda öldürmek hiç de fena bir fikre benzeiyor.. :)

Tarantino'nun görüntü tekniklerinden en belirgini olan "bagaj açısı"..


Önceki Filmlerim: 22.Eternal Sunshine of the Spotless Mind , 23.Fight Club , 24.The Big Lebowski , 25.Bin-jip , 26.A Clockwork Orange , 27.A Fistful of Dollars , 28.K-Pax , 29.Her Şey Çok Güzel Olacak , 30. Rain Man31.Old Boy , 32.Sleeping with the Enemy , 33.First Blood , 34.The Deer Hunter , 35.Saving Private Ryan , 36.Die Hard , 37.The Prestige , 38.Jerry Maguire , 39.Duvara Karşı , 40.The Ring , 41.Ip Man , 42.Unforgiven , 43.Issız Adam , 44.Dead Man Walking , 45.Atonement , 46.The Pianist , 47.The Shining , 48.Run Lola Run , 49.The Others , 50.Enemy at the Gates 

31 Ocak 2013 Perşembe

Didier Drogba


Jose Mourinho'nun Drogba'nın kitabı için yazdığı önsöz:
 
"Didier Drogba hayatıma Marsilya'nın muhteşem stadyumu Velodrome'da oynadığımız bir şampiyonlar ligi maçının beşinci dakikasında girdi. Sırtında 11 numarayı taşıyan bu devasa adam golü attığında yerime zorlukla oturabilmiştim. Gol sevincini öyle coşkulu, adeta hayatının son golünü atmışçasına kutluyordu ki zaten var olan düşmanca baskıyı adeta üzerimize atılan ateş toplarına, savaş çığlıklarına çevirmişti. Stad delirmişti, çıkan ses kulakları sağır ediyordu. Devre arasında soyunma odasına giden tünelde onu yakaladım ve "seni alacak kadar param yok, ama Fildişi Sahilleri'nde senin gibi oynayan bir kuzenin falan var mı?" diye sordum. Üst tur mücadelesinin yüksek atmosferine rağmen güldü, kollarını bana dolayıp sarılarak "bir gün mutlaka beni alabilecek bir takımın başına geçeceksin" dedi.
 
Altı ay sonra Chelsea ile sözleşme imzaladım. Artık herkesin içinde olmak, oynamak isteyeceği ve istediği herkesi almaya gücü yetecek çok güçlü bir kulüpteydim. Seçenekler çoktu ama ben kulübe varır varmaz "Drogba'yı istiyorum" dedim. Bu isteğime bazılari kuşku ile baktı. Hatta "neden bu oyuncu, neden diğeri değil, sence adapte olabilir mi, gerçekten iyi bir oyuncu olduğunu düşünüyor musun?" gibi sorular sordular. Cevabım açıktı, "Drogba'yı istiyorum."
 
Aradan birkaç gün geçti ve ben Drogba ile Londra yakınlarında özel bir havaalanında buluştum. Bana tekrar sarıldı ama bu kez sarılmasında unutulmaz bir farklılık vardı: beni adeta minnettarlıgını belirtircesine kucaklıyordu ve ben bu kucaklamanın onun hayatında sadece çok değer verdiği kişilere bahşettiği bir sıcaklık olduğunu hissedebiliyordum. Gerçekten kelimelerle anlatılması imkansız bir duyguydu. Bana "Sana çok teşekkür ederim, bundan sonra senin için savaşacağım. Bu kararından hiç pişman olmayacaksın. Sana sonsuza dek sadık kalacağım" dedi.  Sonrasında ise tam anlamıyla söylediğini yaptı.
 
Sadakatini, liderliği ve mücadele etmek zorunda kaldığı her zor anlarda yaptıkları ile tekrar tekrar kanıtladı. O zor anlar ki önemli olan tek şeyin bana ve takım arkadaşlarına, bizler için orada olduğunu, bizlerin yanımızda, arkamızda olduğunu hissetmemiz gereken tüm anlardı. Karşımdaki adama her zaman ve her şart altında güvenebileceğimi biliyordum. Baskı yediğimiz anlarda, defanstaki arkadaşlarına yardıma koşan, acı çektigi anlarda kedisini lideri ve takımı için limitlerine kadar zorlayan bir savaşçıydı bu adam. Ve tabi en önemlisi gollerini attı, attı, ve yine attı. O goller kendisine şampiyonluklar, ödüller, ün kazandırdı. Ama benim için en önemlisi birlikte yaşanan sayısız hatıralarımızdı.
 
2007 yılı İngiltere Federasyon Kupası finali, Wembley stadyumu. Rakip Manchester United. Sezonun son maçı. Birçoklarına göre de benim Chelsea'nin başındaki son maçım. Mükemmel bir mücadeleydi ve Didier uzatma dakikalarında golünü attı. Son düdük çaldığında herkes deli gibi zaferi kutluyordu, iki kişi hariç. Ben hızla soyunma odasına, eşimi aramaya koşuyordum. Sahadaki zafer kutlamalarına aldırmadan hızla peşimden koşan bir de oyuncu vardı, Didier. Bana sarılabilmek için peşimden koşuyordu. Maç bitmiş, kupa kazanılmıştı ama o sahadan hızla ayrılırken aklında sadece bir tek şey vardı; bir an önce bana sarılabilmek. O tünelde bana sarılırken ilk karşılaşmamızı mı hatırlıyordu? Ya da belki ikinci karşılaşmamızı? Beni son kez kucakladıgını mı düşünüyordu? Aklından ne geçiyordu bilmiyorum ama beni buldu, birbirimize sarıldık ve ağladık.
 
Didier özel bir insan. Ve her zaman söylediğim gibi inanılmaz bir oyuncu. Ama hepsinden önemlisi dünya üzerinde yaptıkları ile, Afrika'nın insanı olarak, Fildişi Sahilleri için bir öncü olarak, bir baba olarak, bir evlat ve bir arkadaş olarak çok özel bir insan Didier. Ve sadece bazılarımız onu hayatımızın içine alabilecek kadar şanslı olabildik.
 
Kupa finalinden birkaç ay sonra Chelsea'den ayrılıyordum. Aynen ilk günkü gibi bana sımsıkı sarılmiştı. Ben konuşamıyordum, Didier ise sadece "bu imkansız, bu gerçek olamaz" diyebiliyordu. Kendimde sadece arkamı dönüp yürüyebilecek kadar güç bulabilmiştim.
 
Bu önyazi belki de Didier'in futbolculuğuna odaklanmiş bir yazı olmalı. Ama bir lider, kupaların toplayıcısı ve bir yardımsever olan bir futbolcuya odaklanmalı. Bütün bunları sadece yetenekleri, çalışması ve alçakgönüllülüğü ile başardı Didier. O hayatımda takımımda yönettiğim en iyi oyunculardan biri olarak var olacak. Ama daha önemlisi, hayatımdaki en iyi ve unutulmaz arkadaşım olarak varolması.
 
Birlikte, yanyana, aynı amaç için mi savaşacağız? Uzaklarda mı olacağız? Başka kulüplerde mi? Başka ülkelerde mi? Hatta belki de yıllar sonra Didier futbolu bıraktıktan sonra, bense tekerlekli sandalyemde teknik direktörlük yaparken mi?
 
Hiçbirinin önemi yok. Didier, her zaman kalbimin en yakınında olacak. "
 
Jose Mourinho.
 
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...