29 Haziran 2011 Çarşamba

BURSA'DA SATRANÇ!


Bu sefer hazır bahanem de varken satrançtan bahsedelim biraz.

24-26 Haziran tarihlerinde, Bursa'da açık satranç turnuvası düzenlendi.

11 farklı ilden (Bursa, İstanbul, Çanakkale, Eskişehir, Mersin, Antalya, Çorum, Ankara, Denizli, Kahramanmaraş, Balıkesir) toplam 95 satranççının katıldığı, 1050 tl nakit para ödülünün dağıtıldığı yarışmayı ben de 3.lükle tamamladım :)

Final Sıralama:
  1. Erkin Karaokçu - Bursa - 6 puan
  2. Koray Okay - Bursa - 6 puan
  3. Hakan Özkan - Bursa - 6 puan  
Cenk Burak Gencer- Hakan Özkan (6.tur)

Resmi site: bursa.tsf.org

24 Haziran 2011 Cuma

ANDRE MORİTZ


Seviyorum ben bu adamı...

Kayserispor ile yolları ayırdı ama Türkiye'den kopamadı yine. Önümüzdeki sezon Mersin İdman Yurdu forması giyecek.

2007 yılında 21 yaşındaki genç bir Brezilyalı olarak geldiği Kasımpaşa'da bir anda tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Hemen her Brezilyalı gibi çok iyi olan top tekniği ve ortalamanın çok üzerindeki oyun zekası ile 3 sezon kaldığı Kasımpaşa'da ismini tüm Türk futbolseverlere ezberletti. Takımı 1.lige düştü, ayrılmadı ve ertesi sene tekrar süper lige çıkmasında başrolü oynadı. Kasımpaşa'daki son sezonunda sakatlık belasından bir türlü kurtulamayınca Yılmaz Vural zorda olsa ondan vazgeçti ve geçen sezonu Kayserispor'da tamamladı. Ben Cangele ile birlikte hücumda anormal işler yapabileceklerini hayal ediyordum ama maalesef kader yine ağlarını ördü ve ikisi de sakatlıktan kafasını kaldıramadı.

Önümüzdeki sezon ligin yeni takımı Mersin İdman Yurdun'da izleyeceğiz onu. Mersin, yeni çıkan takımların en bilinen hatasını tekrarlayarak, tam bir toplama takım kurdu. Performansları soru işareti ama ben, yine bir sakatlık belasına bulaşmazsa Moritz'in, Kasımpaşa'daki ilk yıllarında oynadığı futbolun da üzerine çıkacağına inanıyorum.

Yıllarca Türkiye'de kalıp 3 kelimeden fazla Türkçe öğrenmeyen/öğrenemeyen kalın kafalı futbolcuların aksine çok kısa zamanda (ilk yılında) Türkçe öğrenmişti. Şu an 4 yıl geçti ve mükemmel bir Türkçe'si var. Röportajlarda çok akıcı bir şekilde Türkçe konuşuyor. Zaten oldum olası farklı bir ülkede çalışacak olup, yıllarca orada zaman geçirecek olmasına rağmen sanki bir yerine zararı olacakmış gibi o ülkenin dilini öğrenmeye zahmet etmeyen adamları bir türlü anlayamıyorum. Antreman yapıp futbol oynamak dışında hiçbir becerisi olmayan, boş zamanlarını barlarda değerlendiren, tek hobisi playstation oynamak olan kof "topçu"lardan değil yani Moritz.

Ne de güzel söylemiş eski teknik direktör Cesar Luis Menotti; "Sadece futboldan anlayan futboldan da anlamaz!"

Moritz dilimizi öğrenmek dışında, kültürümüze de çok alışmış görünüyor. Survivor muhabbeti yapıyor, Beyaz Show izliyor, annesine Türk çayı demlemeyi öğretiyor  :)

Moritz'in Twitter hesabından bazı hoş tweetleri:

21 Haziran 2011 Salı

İLK GELEN


Atletico Madrid'den beklenen üçlüden, ilk imzayı atan Ujfalusi oldu. Diğer ikisine oranla daha az sansasyonel bir isim olduğundan, transfer haberi taraftardan çok büyük tepki alamasa da, ortada bir gerçek var; yeni sezonda Galatasaray kalesini koruyacak en önemli üç adamdan birisi Ujfalusi olacak.

Servet'in yanına istikrarlı ve kalteli bir isim şarttı. Şahsen ben çabuk ve teknik bir isim (Gaziantepspor'lu Dany misal)  hayal ederken tersine, stili Servet'e çok benzeyen, iri yarı, sert ama topla arası pek iyi olmayan yeni bir savaşçı geldi. Kariyeri itibariyle tartışmasız kaliteli bir isim ama taraftarın zihninde haklı olarak, yerine 33 yaşındaki bir futbolcu alınacaksa Neill neden gönderildi sorusu oluştu.

İki futbolcuyu da onlarca kez izlemişizdir ve hepimizin iyi kötü bir fikri ve tercihi olacaktır. Benimkileri kısaca geçersem;

Yaşları ve kaliteleri aynı,
Ujfalusi daha çabuk, kademeye girişleri ve müdahale zamanlamaları daha iyi.
Neill daha teknik, pasları, geriden oyun kurma yetisi çok daha iyi.
İkiside yeterince sert ve mücadeleci ama maç içindeki sürekliliği ve konsantrasyonu olarak Ujfalusi biraz daha önde.
İkisinin de kariyerlerinde uzunca süre sağ bek oynamışlıkları var, stoper olarak aralarında çok büyük bir fark yok ama bek olarak Ujfalusi açık ara daha iyi.

İkinci bir De Boer vakası yaşanır diyen arkadaşlara katılmıyorum, en kötü Xavier kadar oynar ki o da bence Gökhan Zan'dan bin kat iyidir. Verilen ücret ise fazla, kabul ediyorum. Moda tabirle yetmez ama evet diyelim geçelim şimdilik.

Tekrar Atletico Madrid'den beklenen üçlüye dönersek, bu isimlerin içinde transferi en büyük önem arzeden isim bence tartışmasız Reyes'tir. Yine sadece Arda üzerine kurulmuş bir takıma bel bağlamak yerine, maç içinde diğer kanattan da Reyes'in bindirmelerini izleme ihtimali bile insanın içini rahatlatıyor. Yaşı da uygun, bir transfer daha yapabilecek zamanı var.

Sonuç olarak Reyes mutlaka olmalı. Forlan olursa iyi olur, ama olmazsa çok önemli değil, Forlan olmaz Drogba olur, o da olmaz aynı parayı verdikten sonra başkası olur, çok mühim değil yani. Elinde de Baros var, Elmander var, Stancu var...  Ama Reyes önemli!

16 Haziran 2011 Perşembe

12 Haziran 2011 Pazar

GEL ARTIK ULAN!


Hafta başından beri medyada alttan alttan ismi geçtikçe boşa heves yapmamak için "yok yahu ne işi var, gelmez o "diye kendimi telkin etmeye çalışıyordum ama bugün birkaç site işin iyice suyunu çıkararak, "wallahide geldi billahide" şeklinde haber yaptılar! Ben resmi sitede açıklamayı okumadıktan sonra babama inanmam onu baştan söyleyeyim ama bu adamı kalemizde görmek için sabırsızlanıyorum bu bir gerçek!

25 yaşında ve dünyanın en iyilerinden biri olabilecek potansiyeli var! Bu sözleri bir Galatasaray futbolcusu için en son (ve ilk kez) Ribery'nin ilk iki-üç maçını izledikten sonra söylemiştim ve yanılmadım. Bu arada kaleci adaylarımız arasında Fernando Muslera ismine burun kıvıran arkadaşları görüyorum da, bu arkadaşlar Van Der Sar gelse çok daha mutlu olacaklardır ona eminim. Bu zihniyet, kalesi Aykut'a emanet iken, Baros'un yerine 300 yaşındaki Drogba'yı veya Klose'yi alacağız diye ağzı açık bekler ama Lazio'nun geçen sene tek maçını izlemedikleri için veya 2010 dünya kupası dördüncüsü Uruguay kadrosundan sadece Lugano'yu tanıdıkları için "Muslera kimmiş yaa?" diye söylenir.

9 Haziran 2011 Perşembe

HAYATIMIN FİLMLERİ #36.Die Hard#

36. Die Hard (1988)
Yönetmen: John McTiernan
Oyuncular: Bruce Willis, Alan Rickman
Imdb notu: 8.3

80'li yılların sonunda yayınlanan ve o dönem ülkemizde de çok sevilen "Mavi Ay" dizisi ile büyük bir hayran kitlesine kavuşan Bruce Willis'in sinema sektörüne adımını attığı ilk filmlerden biridir ve hatta Bruce Willis’i Bruce Willis yapan filmdir denebilir!

Mavi Ay, çocukluğumun zaten çok güzel olan cuma akşamlarını daha da güzelleştirmişti. O günlerde sinema piyasasının aksiyon kralları Arnold, Sylvester ve Van Damme gibi iri yarı, kaslı, dövüşçü tipler iken Mavi Ay'daki o muzip gülüşlü, ufak tefek, saçları hafiften dökülmeye başlamış bu adam, Die Hard ile yepyeni bir tarz yarattı. Burnu bile kanamadan düşmanlarını alt eden alışıldık hayal kahramanlarının aksine kahramanımız, bizim gibi bir insandı. Çok tutan ve daha sonraları defalarca benzerleri çekilen "bir kaosun ortasında unutulmuş anti-kahraman" temasını barındıran ilk filmlerdendir.

                                            

Benzerleri arasında en iyilerden biri de bence Cehennem Silahı serisidir fakat ne Mel Gibson'un oyunculuğu, ne de senaryo/kurgu başarısı açısından Die Hard serisi kadar iyi değildir. İlk filmin çok tutmasının ardından, doğal olarak seri haline gelen filmlerde, Bruce Willis sürekli çeşitli yerlerinden bol bol yara alır, daima acı çeker ve filmin başında giydiği beyaz atleti filmin sonunda leş gibi kan-ter, toz-topar içinde kalırdı. Pek çok kişiliksiz ve anlamsız aksiyon filmlerinin arasında Die Hard değerli bir elmas gibidir. Willis'in canlandırdığı John McClane karakteri de, en az onun kadar iyi yazılıp oynanmış, terörist lider Hans Gruber (Alan Rickman) karakteri de sinema tarihine geçmiştir.

Gökdelende geçen filmimizde anti-kahramanımız sigara içer, küfreder ve telsiz konuşmalarını dinlediği teröristleri tek tek avlarken, bitmek bilmeyen patlamalarla perdeyi aksiyonla doldurur...


Önceki Filmlerim: 37.The Prestige , 38.Jerry Maguire , 39.Duvara Karşı , 40.The Ring , 41.Ip Man , 42.Unforgiven , 43.Issız Adam , 44.Dead Man Walking , 45.Atonement , 46.The Pianist , 47.The Shining , 48.Run Lola Run , 49.The Others , 50.Enemy at the Gates 

4 Haziran 2011 Cumartesi

BELÇİKA:1 - TÜRKİYE:1


Bu kadar mahkum bir maç (özellikle 2.devre) oynayacağımızı hiç tahmin etmiyordum. Maç adına söylenebilecek ilk sürpriz buydu. İkinci sürpriz ise sahaya çıkan ilk 11'deki 6 futbolcunun Galatasaray'dan olması idi. Bu kadar kötü bir sezon geçirdikten sonra, milli takımın yarısından fazlasını Galatasaray'ın oluşturması sanırım herkese garip gelmiştir. Fakat tek tek bakınca, bir futbolcu hariç mantıksız bir seçim de bulamadığımı belirtmeliyim.

Servet ve Arda her halükarda takımın bankoları, bu isimlerde sıkıntı yok... Yeni transfer Selçuk İnan'ın da oynaması normal. Diğer bir Galatasaray'lı Kazım tercihinde ise alternatif kıtlığı ön plana çıkıyor. Yerine önerilebilecek, benim aklıma Volkan Şen'den başka isim gelmiyor. Onun da bu form durumuyla böyle bir maçta, GS'ın nadir formda futbolcularından Kazım'a tercih edilmesi saçma olurdu.

Sabri'ye gelirsek, Gökhan Gönül sakat olmasa, Sabri'nin maçı kulübeden izleyeceği konusunda herkes hemfikirdir sanırım. Böylelikle sahada olmasına anlam veremediğim tek isim kalıyor o da Çağlar. Gerçekten de çok ciddi bir sakatlıktan çıkmış, berbat bir sezon geçiren takımının 3. sol beki konumunda olan Çağlar'ın bu maç sahada olması çok enteresandı. Doğal olan İsmail Köybaşı'nın oynaması idi fakat sanırım Hiddink, o kanatta (Hazard'ın karşısında) defansif yönü ağır basan, daha garantici bir adam kullanmak istedi. İsmail'in gidip gelmeleri esnasında ara ara defansı boşlayan tarzından çekindi. Tek mantıklı sebep bu gözüküyor bana. Maça dönersek ise Çağlar çok kötü başladı ve kötü bir devre oynadı. Golde de hatası vardı. İkinci yarı biraz daha iyiydi.  

Arda, Emre, Volkan, Sabri... Sırasıyla milli takımın en iyileriydi bence.

Alpay-Bülent'ten sonra defansta iyi bir ikili bulamadığımızı düşünürsek, Serdar-Servet ikilisi bugün bence gayet başarılıydı. Serdar henüz tecrübesiz ama topla arası çok iyi, çabuk, hamle zamanlaması harika, yani çok değerli bir defans oyuncusu olabilir. Gelecek adına düşündüğümüzde ise, bir yada en geç iki sene içinde Serdar'ın yanına bir stoper monte etmeliyiz. Ersan bu iş için en yakın aday gibi duruyor ama Bursaspor'dan Serdar Aziz'den de uzun vadede çok ümitliyim. 2009 yılında ümit milli takımda adaşıyla beraber pek çok iyi maç oynadıklarını hatırlıyorum. Çok uyumlu bir ikiliydiler...


Son sözlerimiz de beraberliği getiren golün sahibi Burak'a gelsin. Milli takımın, isimlerden önce, form durumu göz önüne alınarak oluşturulması gerektiği konusunda iyi bir örnek oluşturdu.

2 Haziran 2011 Perşembe

GÜLE GÜLE BEYLER


Böyle en bo.tan zamanlarımıza denk gelmeniz şanssızlık oldu ama yıllar sonra bu günleri anarken hiçbir gerçek Galatasaray'lı sizi o ruhsuzlarla bir tutmayacak üzülmeyin.

Yanınızda sizinle beraber oynayanlar odun olsa, ucundan kıyısından cesareti görürdü, örnek alırdı. Sakatlanınca gö. göbek bağlayıp yatmamayı, döndüğü ilk maç kusana kadar savaşmayı, yenilgiye isyan etmeyi, maç seçmemeyi, mücadele etmeyi öğrenirdi.

Türkiye'den başka kalben sevdiğim bir ülke daha varsa o da Avustralya'dır.
Güzel adamlarsınız, helal olsun. Yolunuz açık olsun...





Arşiv:

Harry Kewell
Lucas Edward Neill

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...