29 Şubat 2012 Çarşamba

FELİPE MELO RÖPORTAJI

 
İtalyan "TMW magazine" dergisi Felipe Melo ile güzel bir röportaj yapmış. Orjinali için tık.
Bizim çoğu spor sitesinde Galatasaray ile ilgili kısımlar var ama ben elimden geldiğince tüm röportajı çevirmeye çalıştım. 3 yıldır işim nedeniyle öğrenmeye çalıştığım İtalyanca'nın da bir faydasını görmüş olayım artık dedim...


SİYAH-BEYAZ'IN ARDINDAN HAYATIM

Felipe Melo gülüyor.  Bir savaşçı gibi bakıyor ama karar vermiş: Kılıcını sadece alanını çizmek için kullanıyor artık. “Şimdi çok sakinim, şimdi farklıyım.” diyor. Odanın dışında hayat çok hızlı akıyor. Barcelona'dayız ve dışarıdan deniz kokusu geliyor. İspanya güne yeni uyanıyor ama gladyatörün gözleri tamamen açık. "Haftasonu için eşim Roberta ile buradayım. Biraz rahatlamak ve stres atmak için..." 


"Bu yeni bir adam" diyor. Kalbinde ve dövmeleri ile bedeninde İncil'den bazı alıntılar yazıyor. Kolunda da birkaç isim var:  Lineker, Davì ve Pietra... Göğsünde ise arkadaşları ve kardeşlerinin isimleri var. En son yaptırdığı dövmeyi gösteriyor gururla.


“Sevgimi ve değerlerimi benimle birlikte taşıyorum" derken gülüyor Melo.  "Rio yakınlarındaki Volta Redonda'da doğdum. Çocukluğumdan beri futbol oynuyorum. Nelson okulunda başladım. İsmini antrenörümüzden alıyordu. 8 yaşımdayken Vasco De Gama beni izlemeye geldi ve beğendi ama babam izin vermedi. 1 sene sonra da Flamengo geldi! Reddedilebilecek bir şey değildi!"



YENİ BİR İNSANIM

-Orta saha oyuncusu olarak mı doğup büyüdün?
Doğdum evet ama sonra pek çok role büründüm. Mesela Zico kupasında forvet oynadım ve 14 maçta 17 gol attım.  Zor bir şeydi bu, en az 16 yıl önceydi. Fakat daha sonra orta sahaya döndüm yani kalbimdeki yere.


-O zamanlar San Paolo'ya karşı 2 gol atmışsın. 
Evet, Luis Fabiano ve Kaka karşısında oynuyorduk, 1-3 mağlup durumdaydık, 2 gol attım ve berabere bitirmemize yardımcı oldum. Ertesi gün beni görmeliydin! Bütün gazeteler maçın en iyi oyuncusu olduğumu yazıyordu. Sonra Internacional karşısında ikinci yarı oyuna girdim ve galibiyet golünü attım. O maçla gruptan çıkmıştık ne büyük bir sevinçti!
Sokakta kimi görsem "Hey Felipe bizi bırakmadığın için teşekkürler" diyordu.
  
Sonra Cruzeiro'ya geçtim. Flamengo muhteşem bir takımdı ama ekonomik olarak zor bir dönemdeydi. Paramı alamıyordum. Wanderley Luxemburgo için o takımı seçtim. Bir Mineiro, bir Brasileiro ve bir de bölgeler kupasını kazandık.  Muhteşem bir tecrübeydi. Ordan da Gremio'ya transfer oldum ve bütün hayatım değişti.

-Sadece 6 ayda mı?
Porto Alegre'de bir partide eşim Roberta ile tanıştım. Arkadaşlarım ve aynı zamanda meslektaşlarım Bastos ve Pitbull ile birlikteydim. Çarpıcı bir sarışın gördüm ve bir çığlık attım. Onunla beraber olmaya başlayınca gözüm başka kimseyi görmez oldu. 
Orada Brezilya'nın en güzel kadınları vardı ve ben 10 yaş daha gençtim, ne kadar zorlandığımı düşünün! Fakat ona söz vermiştim.

İlk buluşmamızda Japon yemekleri yapan bir yere gitmek istedi. Ona bende Japon mutfağını çok severim dedim. Fakat birden chopstickleri elimde buldum. Mecburen Suşi'yi ilk kez tadacağımı itieraf etmek zorunda kaldım :) Aynı şey Şarapta da oldu. Şimdi sessizce yiyorum. Ben basit bir çocuğum. O ise varlıklı bir aileden geliyordu.


Fakat Roberta çok hoş bir insan, onunla herşeyi paylaşabiliyorum. Şimdi o bir anne, 8 yıldır beraberiz. 

-Çocuklarından bahsedelim biraz istersen?
Tabiiki. Onların isimleri de vücudumdaki dövmelerde.  İlk çocuğumun ismi Lineker olacaktı... Sen sormadan anlatayım. İngiliz futbolcu Lineker ile bir alakası yok. Sadece babamın bana koymak isteyip koyamadığı ve sonra da benim oğluma koymak isteyip koyamadığım bir isim. Çocuklarım Davì 6 yaşında ve Pietra 4 yaşında. Haziranda 3. çocuğumuz olacak. Fakat ismini bana bir müddet sormayın :)

-Brezilya sonrası futbol hayatına dönelim. Avrupa'ya... 
19 yaşındaydım Porto veya Benfica'ya gidecektim. Transferin son günü Hector Cuper aradı ve seni Mallorca'ya istiyorum dedi. Oraya gittikten 6 ay sonra Racing Santander 3m€ ödeyerek beni aldı. 


Orada hem ışıklar hem de gölgeleri tecrübe ettim. İlk yıl iyiydi. İkinci yıl Miguel Angel Portugal beni sol kanat oynattı. Sol kanat oyuncusu değildim ve zor bir yıldı. Kariyerimde bir değişiklik yapmaya karar verdim. Benimle bir süredir ilgilenen Almeria'ya gittim.  Hayatımda gördüğüm en iyi hocalardan biri ile orada çalıştım; Unai Emery. Onunla birlikte muhteşem bir yıl geçirdim. Xavi ile birlikte ligin en iyi 2 orta saha oyuncusundan biri seçilmiştim. 

-Brezilya, İspanya ve İtalya: Fiorentina'ya geldin.
Floransa'ya bağlanmıştım. Harika bir tecrübeydi. Poggio Imperiale'de yaşıyordum. Piazzale Michelangelo'ya yakındı. Atmosfer harikaydı gerçekten 12. adamdılar. 

-Fakat sadece 1 yıl kaldın?  
Teknik direktör değilim ama bence çok geride oynuyordum. Burada İspanya'da ve aynı şekilde Brezilya'da bu pozisyondan çok daha fazlası bekleniyor. Yine de bana kalsa çok daha uzun kalırdım ama Juventus 25m€ önerdi ve Fiorentina kabul etti. Taraftar beni hain olarak gördü oysa ben kalmak istemiştim. Hocam Prandelli idi ve eminim kalsaydım 30m€ da ödeyen olacaktı.

Juventus tecrübem ise ikiyüzlü idi. Tek başıma kazandığım maçlar oluyordu, Roma maçı gibi. İlk yıl müthiş başladık fakat sonra kazalar yaşadık ve Paolucci gibi gençlerle devam ettik. Hepsi benim hatam mıydı?

-Bidon?
Yeahh! Bir de Altın bidon seçildim. İtalya'da ironik bir ödül olduğu bilinir ama Brezilya'da durum böyle değil ve çok eleştirildim, saldırıya uğradım.



-Juventus'tan Galatasaray'a kiralandın hem de satın alma opsiyonuyla.
Bu arada bu röportaj benim için bazı şeyleri söylemek için bir fırsat oldu. Ben hayatımda hiçbir zaman Juventus hakkında kötü bir şey konuşmadım. Bazı açıklamalarım yanlış çevrildi ve bazı ifadeler yanlış anlaşıldı. Juventus büyük ve profesyonel bir şirket. Takım yine eski başarılı günlerine dönerse çok mutlu olacak pek çok taraftarı var.

-Peki geri dönecek misin?
Hayır asla! Benim ve ailem için zor bir 2 yıl geçirdim. Tekrarlıyorum bu şansı bana verdikleri için minettarım ama benim oradaki hayatım bitti.

-Türkiye'ye gidişin ve Galatasaray seçimin?
Paris Saint Germain'in teklifini kabul etmedim. Real Madrid için beklemek istemedim. Galatasray büyük ve harika bir takım. Bana iyi para ödüyorlar, hatta Juventus'ta kazandığımdan daha fazla. Sadece 6 ayda taraftarın idolü oldum. Bidon ödülünü haketmediğimi herkese gösterdim.

-Belki de ligin kalitesi İtalya'dan daha düşük.
Daha mı düşük?  Lig çok zorlu ve taraftarlar çılgın. Rakipler bize karşı ellerinden gelenin %110'unu veriyor. Ayrıca son İtalya şampiyonu ile Türkiye 2. si karşılaştı biliyorsun. Trabzonspor'un Inter'e ne yaptığını görmedin mi?

-Orada hayat nasıl?
Yemekler muhteşem, Brezilya'ya benziyor hiç tahmin etmezdim. Taraftar çok ateşli. Düşünün, Galatasaray taraftarı tezahürat desibel seviyesinde dünya rekoru kırdı. Onlar muhteşem! Türkçe çok zor, konuşamıyorum. 50 yıl da uğraşsam konuşabileceğimi sanmıyorum. Soyunma odasında biraz İtalyanca, biraz İngilizce, biraz da İspanyolca konuşuyoruz ve işimizi görüyor. 

-Stadlar ve taraftarlar ile ilgili hatırladığın en heyecanlı anın ne?
130bin taraftar vardı, Santos 'da oynarken Maracana stadyumunda. Benzerini görmediğim bir şov vardı, çok güzeldi.

-Kariyerinde ağır bir yük: Dünya kupasında Robben'e attığın tekme.
Aptalcaydı biliyorum. Hatalıydım. Fakat bir daha böyle bir şey tekrarlanmayacak, büyüdüm ve farklı biri oldum artık.

-Brezilya'da nasıl karşılandın?
Basın berbattı. Şok olmuştum. Fakat halk benimleydi. Bana savaşçı diyorlardı ve bu tavırlarına çok memnun olmuştum.

-2014 Dünya kupası ile ilgili hayallerin?
Hayır hayal değil! Kesin. 2014 dünya kupasına Brezilya'ya, evime gideceğime eminim. Huzurluyum, sakinim ve daha az agresifim. İnanç beni çok değiştirdi.

-Sen bir "İsa'nın atleti"sin ve dövmelerin senin ne kadar inançlı biri olduğunu gösteriyor.
Evet, çok dindar bir aileden geldim. Evangelica 'yı diğer tüm tüm müziklerden daha fazla dinliyorum.

-Saha dışında Felipe Melo nasıl biri?
Basit bir adam. Bilgisayar oyunlarını severim. Menajerlik oyunlarını mesela. Futbol, futbol, bir de futbol! Decoderim var evde de maç izliyorum. Heh bir de Japon mutfağı var tabi.

-Gelecekle ilgili hedeflerin?
Real Madrid, Manchester United ve Milan'da oynamak. Ve bir de tabiiki 2014 dünya kupasına gitmek!

27 Şubat 2012 Pazartesi

HAYATIMIN FİLMLERİ #31.Old Boy#


31. Old Boy (2003)
Yönetmen: Chan-wook Park
Oyuncular: Min-sik Choi , Ji-tae Yu ,  Hye-jeong Kang
Imdb notu: 8.4

Bir değişiklik yapıyoruz ve listemin 31. sırasındaki film olan Old Boy'un yazısı, arkadaşım Psikavukat'tan geliyor! Teşekkürler dostum, bu film bundan daha güzel anlatılamazdı.
---
Yazacağımı söylediğim ve uzun zamandır hazırlık yaptığım Old Boy konusunu sonunda paylaşabiliyorum. Bu konuda bana eşlik eden arkadaşım Renk’e teşekkürü borç bilirim. Filmi eğer izlemediyseniz önce izlemenizi sonra yazıyı okumanızı tavsiye ederim.
Filmi en kısa nasıl özetlerim diye uzun zaman kafa yorduktan sonra aşağıda ki cümle ortaya çıktı: “Psikolojik şiddet pornografisi”

Ya da Renk’in söylemi ile “Cinsel tabularla ilgili bir kâbus…”

Chan-wook Park’in yazıp yönettiği, 2004 yılı Cannes film festivalinde jüri Grand Prize ödülünü kazanmış Güney Kore filmidir. (Jürinin başkanı Quentin Tarantino idi,  aynı zamanda Nuri Bilge Ceylan da jüri üyesiydi. Altın Palmiye, Tarantino’nun tüm ısrarlarına rağmen, ne yazık ki! Fahrenheit 9/11 isimli filme verilmiştir. Jüri ödülü konusunda da adını bilmediğim diğer bir film ile eşit oyu almış, ancak başkanın oyu iki oy sayılarak eşitlik bozulmuş ve ödül Old Boy’a verilmiştir. Bence Altın Palmiyeyi kazanmalı idi.)
 Felsefe eğitimi almış yönetmenin (ki bir insan Felsefe eğitimi almışsa kesinlikle korkarım); intikam üçlemesinin ikinci filmidir Old Boy. İlk film 2002 tarihli “Boksuneun Naui Geot” (Sympathy for Mr.Vengeance), üçüncü film ise 2005 tarihli “Chinjeolhan Geumjassi” (Lady Vengeance) dir.
Üçlemenin en başarılısı olduğunu düşündüğüm Old Boy hayatımda izlediğim en huzursuz edici filmlerden bir tanesidir. Muhtemelen Tarantino bile intikam konusunun kendi Kill Bill’inden daha çarpıcı olarak Old Boy’da işlendiğini kabul edecektir.(Nitekim çok sevmeme rağmen; Kill Bill, Old Boy’un yanında -intikam konusunu temel alırsak- sönük kalmakta.) Güzel bir filmin tehlikeli bir konuyu işlemesi kötü bir filmin aynı tehlikeli konuyu işlemesinden daha tehlikelidir. Nitekim Old Boy’da bunu göz önüne sermektedir. İnsanların bilinçaltına attıkları bazı korkularını su yüzüne çıkararak izleyicinin onlarla yüzleşme yaşamasına yol açmakta…

Film ile ilgili olarak psikolojik yorumları arkadaşım Renk’e bırakıyorum. Renk‘in yorumları sonrası her zaman yaptığım gibi anekdotlara geçeceğim.

Bence film toplumsal değerlere ait konularda psikolojik çözümlemeler yapmakta. İnsanların cinsellikle ilgili tabularının korkunç bir kâbusa dönüşümünü mükemmele yakın anlatmakta. Filmin başrol karakteri Dae-oh Su pek çok sahnede kişisel eleştiriler yaparak toplumsal ve insani değerler üzerine mesajlar vermekte…

Kapalı kaldığı yıllarda yaşadığı sorguları şu cümlelerle anlatıyor filmin bir sahnesinde;
-“Kırdığım ve kavga ettiğim insanlarla ilgili bir liste hazırladım. Bu benim hem hapishane günlüğüm hem de kötü huylarımın biyografisiydi. Normal bir yaşamım olduğunu sanmıştım. Ama çok yanlışlarım varmış.”
 
Film boyunca tekrarlanan bir başka replik daha vardır gizli mesaj ileten;
-“Bir kum tanesi ya da bir taş, hiç fark etmez. İkisi de suda batar.
Bu cümle filmde öğlesine güzel işlenmiş ki… Uzak doğu insanın keskinleşmiş toplumsal kurallara bakışını, sahip çıkışını ve ceza mekanizmasını örneklerken karşısındaki hasmına ve kendisine ne denli acımasız olabileceğini inanılmaz bir kurgu içerisinde anlatmakta. Sahneler çoğu yerde nefes kesecek kadar doğal ve inandırıcı. (Özellikle Dae-oh Su’nun işlediği suça bedel olarak kendisini cezalandırdığı sahne…)
Yaşam boyu karşılaştığımız olaylara bakış açımızın ne kadar doğru olduğunu bilemeyiz elbet. Filmin son sahnelerinde bu öyle güzel vurgulanıyor ki kurgu karşısında insanın kanı donuyor.


Ve diyor ki filmin intikam meleği;
“Yanlış sorular sorarsan, doğru yanıtı bulamazsın. Doğru soru “neden woo-jin beni hapsetti?” değil “neden beni özgür bıraktı?” olmalıydı.”
Veee… İşte bütün tabuları yıkan insanların hassas karnına dokunan soru… Kimimizi kızdıran, kimimize sorgular yaşatan…
“Kız kardeşim ve ben, her şeyi bildiğimiz halde bile birbirimizi sevdik. Siz ikiniz, aynı şeyi yapabilir miydiniz?”

Ve aşağıdaki şiir filmde ki pek çok ana mesajı bir arada vermekte…
”Bazen hata yaptığını fark etmeden yapar o hatayı insan.
Fark edemez ki her şeyi…"
Bazen çok konuşur insan.
Konuştuğunu bile fark etmeden…
İnsandır, zayıftır kimi zaman işte.
Bazen hatalarının bedelini hiç ummadığı bir biçimde, çok ağır bir şekilde öder insan.
Bedel ödediğini bile fark etmeksizin…
Hata yaptığına yapacağına o kadar pişman olur ki bazen insan,
küçülür de küçülür.
Ama gene de hata yapmaya devam eder insan.
Bu hataları yüzünden yaşamının değiştiğini fark etmeksizin…
Hatta yaşamının sonlanabileceğini dahi görmeksizin…

Bir de yapılan hataları affedebilmek vardır.
Hani şu intikam duygusundan arınmak…
Ama insandır, affedemez bazen.
İntikam kin kokar.
Başa çıkamaz bu kokuyla insan…

İnsan her şeyi yapar.
En iyidir. En kötü de o’dur aynı zamanda.
Bazen bir canavardan bile daha kötü olabilir, fakat bu o’nun yaşama hakkını elinden almamalıdır… ” (şiir alıntıdır)


Renk e tekrardan çok ama çok teşekkür ederek devam ediyorum…
-Filmde inanılmaz güzel flashbackler var. Filmin sonundaki tetik sahnesinde ise bu güzel örneklemelerin en üst noktası sunulmakta.
- Filmdeki ahtapot (mürekkep balığı) yeme sahnesi için başrol oyuncusu Min-sik Choi (filmde ki adıyla Dae-oh Su) tam 4 tane mürekkep balığını yemiştir (Kore’de her yıl ortalama 8-9 kişi canlı ahtapot yerken ölmekteymiş. Bu sebeple artık ısırarak canlı ahtapot yemek yerine dilimleyerek yemeye başlamışlar. Nitekim eski stilde hayvan vantuzlarını yemek borusuna yapıştırarak ölüme sebep olmaktaymış). Bu sahne en az film kadar tartışılmıştır.
Yönetmen Chan-wook Park ödül töreninde film ekibi ve oyuncular ile birlikte 4 ahtapot’a da teşekkür etmiştir. Nitekim başrol Min-sik Choi’nin de Budist inancı gereği yediği her ahtapottan sonra çekime ara verip ruhlarına dua ettiği söylenmektedir.
- Min-sik Choi bu rol için altı haftada yaklaşık 9 kilo verip role hazırlanmış. Dublör kullanılması beklenen pek çok sahneyi de kendisi oynamıştır (Ahtapot yeme sahnesi de dahildir. Şunu yapmam, bunu oynamam diyen artistlere duyurulur).
- Dae-oh Su’nun kızının olması gereken İsveç’te ki telefon numarası; “08-6600330″ çok arandığı için kullanıcı tarafından kapatılmış ve 08-54589400 e yönlendirilmiştir. Bu numaranın da İsveç’teki Güney Kore büyükelçiliğinin numarası olduğu söylenmektedir.
- Min-sik Choi’nin, Hye-jeong Kang (Filmde ki adı Mi-do) nun kendi günlüğünü okuduğunu görüp elinden aldığı sahnede kafasını masaya çarpar. Bu sahne senaryoda yokmuş, ancak Hye-jeong kang bozuntuya vermeyip sahneye devam etmiş. Yönetmen bu sahneyi sakladığını ve kullanmaya sonradan karar verdiğini, çünkü sahnenin hem komik hem de duygusal bir değeri bulunduğunu söylemiş.
-Filmin hemen başında, karakolda geçen Min-sik Choi’nin sarhoş olduğu ve serserilik yaptığı sahne filme en son eklenen sahneymiş. Min-sik Choi sarhoş sahnelerinin çoğunda doğaçlama yapmış. Buna kızına aldığı oyuncak kanatlarla oynadığı sahne ve de woo-jin e yalvarırken ki sahne de dahildir. Hatta o sırada söylediği eski okul marşının bile doğaçlama geliştiği söylenir.
- Filmin bitiş sahnesi (karlı sahne) Yeni Zelanda’da çekilmiş. Filmin sonunda duyulan rüzgâr sesi gerçek Yeni Zelanda rüzgârı sesiymiş. Herhangi bir efekt kullanılmamış.
-Filmde ki Restaurantın adı Akira Kurusawa’ya bir nevi saygı göstermek için “Akira” yapılmış.
-Filmde yer alan büyük şiddete rağmen film boyunca sadece 7 kişi ölmüş.

- Şiddeti estetik zarafete dönüştüren ve tek plan çekim olan; ‘koridorda dövüş sahnesi’ 3 günde, 17 tekrardan sonra çekilmiş! Açıkçası ilk izlediğimde bu sahne çok dikkatimi çekmemişti hatta biraz da uzun ve abartılı bulmuştum. Ancak sinemasal değerini internette yaptığım araştırmalar sonrasında öğrendim. Bu sahnenin kesintisiz olarak tek plan çekilmiş olması ve görsel efekt kullanılmaması sahnenin çekim zorluğunu arttırmakta. Daha sonra ki izleyişlerimde bu açıdan bakınca film daha bir değerlendi. Teknik olarak neredeyse kusursuz olan bu sahne, günümüzde pek çok filmin kullandığı hızlı geçişli ruhsuz ve çirkin aksiyon sahnelerini utandıracak niteliktedir.



- Dae-oh Su Kore dilinde “”insanlarla iyi geçinen” anlamına gelmekteymiş. (Google Translate’de denedim ama karşılığı çıkmadı. Korece bilen biri de olmadığı için teyit alamadım). Yukarıda bahsetmeye çalıştığım dövüş sahnesi sonrasında elinde çekiçle yere akan kanına bakar ve “Bugün de insanlarla iyi geçinemiyorum” der. Aslında bu cümlenin esprisini bu bilgiler ışığında daha da iyi anlayabiliyoruz. (Korece bilen birini arıyorum.)
-İnternet cafe sahnesinde arkadan counter-strike ve star-craft oyunlarına ait sesler çok net olarak duyulmakta.
- Filmde birkaç yerde geçen  “Gül ve dünya seninle birlikte gülsün, ağlarsan yalnız ağlarsın” sözleri Ella Wheeler Wilcox’un ünlü şiiri Solitude’den alıntıdır. Amerikalı bayan şair (1850-1919) ölümünden 85 yıl sonra bir filmin en çarpıcı sözleri ile tüm dünyaya hitap ettiğini bilse ne hissederdi hep merak etmişimdir.


- Filmde geçen ve Woo-jin’in evinin şifresi olan;
like the gazelle from the hand of the hunter,
like the bird from the hand of the fowler,
free yourself,
(bir avcının elindeki ceylan gibi
bir şahinin elindeki kuş gibi
özgür bırak kendini)
şeklindeki İncil alıntısı,
Proverbs 6:4’te değil 6:5’te geçiyormuş. Yönetmen bu konuda bir hata olmadığını, bilerek yapılmış bir aldatmaca olduğunu söylüyormuş. (Ben inanmadım)
-yeong-wook jo filmin müziklerini yapmıştır. İnanılmaz başarılıdır ve de ek olarak;
Soundtrack listesi:
look who’s talking (1:41)
somewhere in the night (1:29)
the count of monte cristo (2:34)
jailhouse rock (1:57)
in a lonely place (3:29)
it’s alive! (2:36)
the searchers (3:29)
look back in anger (2:11)
vivaldi – four seasons (3:07)
room at the top (1:36)
cries and whispers (3:32)
out of sight (1:00)
for whom the bell tolls (2:46)
out of the past (1:25)
breathless (4:22)
the old boy (3:44)
dressed to kill (2:00)
frantic (3:28)
cul-de-sac (1:32)
kiss me deadly (3:57)
point blank (0:28)
farewell, my lovely (2:47)
the big sleep (1:34)
the last waltz (3:23)

26 Şubat 2012 Pazar

PLAY ON ~ Galatasaray:3-Beşiktaş:2


*FB-BJK maçından sonra "favorisi olan bir derbi" daha favorinin galibiyetiyle noktalandı. Aslında son dakika golünden saniyeler önce Almeida bomboş pozisyonda düzgün bir kafa vurabilse sonuç tam tersi olabilir ve "derbilerin favorisi olmaz" geyiği cana gelebilirdi.

*Fernandes gerçekten de ligin en komple orta saha oyuncusu olabilir ama bahsi geçen 2 derbide de sahada olmadıktan sonra Selçuk-Melo ikilisinin yanında değersiz kalıyor. 

*Semih Galatasaray formasıyla en kötü maçını oynadı. 2 golde de yüzde yüz hatalıydı. Onların dışında pek çok da zamanlama hatası yaptı... Eee sonuç mu?  Devam çocuk olacak.

*Selçuk'tan hep beklenen buydu işte. Çok az pas hatası yaptı, orta sahada mücadele direnci en üst seviyede idi ve üstüne üstlük 2 de müthiş asist yaptı. Tam bir büyük maç oyuncusu gibi oynadı. Elmander ile birlikte maçın iki adamından biriydi. 

*Riera tam istenen, ideal 11 'in kanat oyuncusu değil belki ama sonradan girdiği her maç çok önemli katkı verdi. Bugün de galibiyette büyük pay sahibi oldu.

*İlk yarının adamı olan Eboue 2. yarı Pektemek karşısına geçince mecburen savunmada kaldı ama yine de maçın en iyilerindendi. İlk golde yaptığı slalom FB maçındakini akıllara getirdi. Orada Yobo, burada İsmail-Simao ikilisi karşısında çaresiz kaldı. Bütün kanadı kullanan bek modeli için ideal bir oyuncu. Umarım futbolu Galatasaray'da bırakır. Bir de Fildişi artık Afrika kupasına katılmasa daha ne ister insan :)

*Muslera-Ujfalusi-Eboue-Melo-Selçuk-Elmander. İyi futbolcu değil büyük futbolcular bunlar! 
                             

*Beşiktaş da ise Quaresma adeta tek başına direnmeye çalıştı. Kalitesini ortaya koydu. Simao ise her zamanki gibi ortalarda yoktu.

*Pek risk aldığını görmediğimiz Carvalhal bugün ilk kez İsmail-Pektemek değişikliğiyle takımına önemli bir müdahalede bulundu ve karşılığını da aldı. Geç kaldın hocam artık, o riski Ankaragücü maçında alacaktın. 

*İkinci ile 9, üçüncü ile 14'e çıkan bir fark var ama Galatasaray'ın kalan maçları çok zorlu. Eğer Fenerbahçe biraz toparlanabilirse play-offlar yine de çok zevkli geçebilir. Fakat Fenerbahçe deplasmanlarda bu şekilde futbol oynamadan devam ettiği sürece, Kadıköy'de kazandığını bile varsaysak play-off 'ların önemi kalmayacak. Saha ayırmadan "Play on" diyen kazanacak. 

*Vee büyük Elmander! Sakatlık dönüşü ilk yarıda verdiği müthiş mücadelenin ardından 2. yarının hemen başlarındaki düşüşünü görünce, "hocam Elmander'i çıkar Baros'u al artık öldü adam öldü!" diye yırttım kendimi ama galibiyet golü de son dakikada yine ondan geldi. Umarım doping falan yapmıyordur :) Cyborg gibi adam gerçekten :)


MANİSASPOR DA DÜŞTÜ!


Bu haftaki Karabükspor mağlubiyetinin ardından düşmesi kesinleşen ilk takım Ankaragücü oldu. Ligin ilk haftalarından beri zaten beklenen bu gelişme sürpriz değil tabi ama benim düşünceme göre bu hafta, düşen 2. takım da (matematiksel olarak kesinleşmese de) belli oldu. Hayati önem taşıyan maçta, kendi sahasında karşılaştığı direkt rakibi Gaziantepspor önünde hiçbir varlık gösteremeyen Manisaspor'u da bu saatten sonra Ankaragücü ile birlikte Bank Asya'da düşünebiliriz. 

Puan durumuna bakıldığında bu tip kesin söylemler için henüz çok erken gibi gelebilir ama oynan(amay)an futbol,  şehirdeki hava, tribünlerin desteğini çekmesi, rakipleri ile arasındaki tutku farkı vs. herşeyi anlatıyor.


İşlerin bu raddeye gelmesi gerçekten inanılmaz çünkü ligin 12. haftası bittiğinde bu takım liderin sadece 3 puan gerisinde ve 3. sıradaydı! Takımı çok iyi tanıyan Kemal Özdeş yönetiminde, özellikle konrataklarda çok etkili olan tehlikeli bir ekip izlenimi vardı. Henüz katkı alınamayan Makukula/Kahe gibi silahların da katılımıyla daha da iyi olabilecekleri düşünülüyordu. O silahlar hiçbir zaman katkı veremedi ve son 6 haftaya gelindiğinde Makukula'nın artık şapkadan tavşandan çok daha fazlasını çıkarması lazım.

Aslında sezonun ilk önemli olumsuz gelişmesi Galatasaray'da yıllarca beklenen patlamayı Manisaspor'da yapan Mehmet Güven'in ciddi sakatlığıydı. Orta sahanın defansif yükünü Yiğit İncedemir ile birlikte çeken Mehmet Güven'in ciddi sakatlığı sonrası forma Nizamettin'e kaldı. O da aynı oranda beklentileri karşılayamadı.

Defansif anlamda durum bu iken topu hücuma taşıma işi ise sadece 36 yaşındaki Murat Erdoğan'ın ayağına bakıyordu. Bu yaştaki bir adam için Murat aslında beklenenden çok daha fazlasını yaptı. İlk yarıda tam bir Veron'luk yapan Murat'ın pili (doğal olarak) 2.yarıda tamamen bitti. Murat Erdoğan'a Veron benzetmesi yapmamın tek nedeni fiziksel benzerlik değil. Hatırlarsınız 2010 dünya kupası grup maçlarında önüne geleni perişan eden Arjantin orta sahasının en büyü kozu herkesin bitti gözüyle baktığı 35 yaşındaki Veron idi. Grup maçlarında döktüren Veron takımı elemelere kadar taşımış, fakat elemelerde aynen Murat'ın yaşadığı düşüşe paralel bir düşüş yaşamış ve Arjantin 'in onun üzerine kurulu sistemi de onun yokluğunda çökmüştü. Sene başında futbolu bıraktığını açıklamasına rağmen yalvar yakar döndürülen ve ilk yarıda çok kritik gollere imza atan, takımı ileri taşıyan Murat 'ın katkısı da 2. yarıda bıçak gibi kesilince Manisaspor aynen Arjantin gibi ligin sonunda tepetaklak oldu.

Defans hattı zaten hep rezaletti. Kalecisi bence ligin en az güven veren kalecisi. 3-5 maçta bir iyi refleksleriyle süper bir maç çıkarıp sonra üstüste net hatalar yapıp takımı yakabilen bir isim. Akaminko ve Klukowski lig ortalamasının çok altında. Keza sakatlanana kadar banko oynayan Hüseyin Tok da öyle. Defans hattında vasat üzeri tek isim Ömer Aysan ama o da sonuçta Ramos değil ve psikolojik zayıflığıyla takıma kolayca ayak uydurabiliyor.

Manisaspor adına üçüncü ve asıl belirleyici olan darbe ise devre arası transfer döneminde geldi. Takımın en önemli iki kanat hücumcusu Yiğit Gökoğlan ve Simpson takımdan ayrıldılar. Neden ayrıldılar, para mı asıl etkendi ne oldu bilemem ve açıkçası umrumda da değil ama sen bu iki ismi bir şekilde elinden çıkarmaya razı oluyorsan boşluklarını doldurmak zorundasın! 

Sanırım yönetim küme düşme tehlikesini öngöremedi ve nasıl olsa Ankaragücü var, Samsun ve Karabük'ün gidişatı da ortada, bize sıra gelmez diye düşündü. 

Potadaki en büyük rakipleri Samsunspor ve özellikle Karabükspor neredeyse sadece devre arası transferleriyle bile iyi bir takım kurabilecek duruma gelmişken, sen en değerli adamlarını elden çıkarırsan düşmen gayet normal! Can havliyle kurtarıcı diye getirilen isimler: Harbuzi, Pitbull ve Vuciceviç.

Harbuzi Gençlerbirliğindeki ilk senesinde benim beğendiğim bir futbolcuydu ama Maradona olsa 2 sene top oynamadıktan sonra bu durumdaki bir takıma kurtarıcı diye alınmaz! Alınanlardan sadece Vuciceviç istenen seviyede bir başlangıç yaptı ve ilk 2 maçında 2 gol buldu. Fakat maçların geneline bakıldığında o da büyük kurtarıcı olmaktan çok uzak.


Bu kadroda normal şartlarda Makukula ilk forvet, Kahe yedeği, Isaac ise 3. alternatif olur. Fakat sezon başından beri ne Makukula ne de Kahe piyasada hiç yoklar. Sorun nedir? 2 sezon önce ligin tozunu atan Makukula'dan neden hiç faydalanılamıyor bilen yok. Süper ligin en sakar, en savruk santraforu Isaac takımın tüm gol yükünü çekmeye çalışıyor. 1 tane atıyor 3 tane kaçırıyor...

Yine de bu kadar da başaşağı gidecek bir takım değildi Manisaspor. Burada da Ümit Özat ismi ön plana çıkıyor. Kemal hocanın son haftalarında da takım pek ışık vermiyordu doğru ama Ümit Özat takımı tanıyana kadar lig bitti. Kemal hoca devam etseydi şu an bu durumda olmazlardı buna eminim.
  

Ece Sükan Benim Bloguma Yakışan Sony VAIO'yu Seçti... Sıra Sende!

Sony, en renkli VAIO serisi için Ece Sükan'la güzel bir işe imza attı. Ünlü moda ikonu Ece Sükan, benim bloguma yakışacak olan rengi belirledi. Blogları tek tek inceleyen Ece Sükan içerik, tasarım ve duruşa göre 6 farklı rengi olan Sony VAIO içinden bana kırmızı VAIO'yu seçti.


sony-vaio

Ayrıca Facebook üzerinde yapılmış özel bir aplikasyonla Ece Sükan profil fotoğraflarını inceliyor ve sana yakışan Sony VAIO'yu belirliyor. Sen de fotoğrafa tıklayarak Facebook üzerinden VAIO kazanma şansı yakalayabilirsin…

Bir bumads advertorial içeriğidir.

24 Şubat 2012 Cuma

Rumeli Hisarı'nda Büyüleyen Fantastik Gösteri!

Daha önce Galata Kulesi'nde yaptığı project mapping ile dikkatleri üzerine çeken 8x4, yeni ürünleri olan Beauty ve Beast için bu sefer de Rumeli Hisarı'nda görkemli bir project mapping uygulaması yapmış. Fantastik gösteriye, hepimizin yakından bildiği Güzel ve Çirkin masalı ilham vermiş. Birbirine kavuşamayan iki aşığın kötü niyetli ejderhaya karşı olan savaşı konu edilmiş. Ejderha masalın sonunda 8x4'ün yeni kokularına yenik düşüyor ve aşıklar kavuşuyor.

Bu arada söylemeden edemeyeceğim; 8x4 gerçekten de hoş ve güçlü kokulara sahip... Deodorant özelliğinin yanında bir parfüm gibi de rahatlıkla kullanılabilir. Gösteriyi Rumeli Hisarı'nda seyredemeyenler için aşağıda paylaşıyorum.

8x4 dünyasını Facebook'tan takip etmek isteyenler; http://www.facebook.com/8x4Turkiye



Bir bumads advertorial içeriğidir.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Çağırmazdım acil olmasa!


"Fatih Terim, Fildişi Sahilli yıldızın 17 Şubat Cuma günü oynanacak olan Mersin İY maçına yetişmesi için yönetimden istekte bulundu. Başkan Ünal Aysal'ın özel uçağı ile bugün Afrika'ya gidecek olan Terim'in idari işlerdeki yardımcısı Şükrü Hanedar, Fildişi Sahilli oyuncuyu İstanbul'a getirecek."



2012 TÜRKİYE SATRANÇ ŞAMPİYONASI SONUÇLANDI




Final Sıralaması
SıraS.NoSoyadı, AdıUKDELOŞehirPuanlarBH.BH.SB
11GMSOLAK DRAGAN26136257½54,75
25IMERDOĞDU MERT24702424KAHRAMANMARAŞ863½58½53,75
37IMFIRAT BURAK24222396ANTALYA8625750,00
42GMESEN BARIŞ25252534ANTALYA8625650,75
511FMYILMAZYERLİ MERT24002314İSTANBUL85953½49,25

60 ilden ve KKTC'den 309 sporcunun katılımıyla oynanan 2012 Türkiye Satranç Şampiyonası'nın onuncu ve son turu 5 Şubat Pazar günü saat 15.15'te sona erdi. Birinci masada oynanan Ege Köksal - GM Dragan Solak karşılaşmasından galip ayrılan  büyükusta Solak 8,5 puan ile tek başına Türkiye Şampiyonu oldu ve 7000tl 'lık ödülün de sahibi oldu. Aslen Sırbistan'lı olan Dragan Solak, yaklaşık 1 ay kadar önce Türk satranççı Yıldız Çavuşoğlu ile evlenerek Türk vatandaşlığına geçmişti.

İkinci masada ise uluslararası usta Burak Fırat ve uluslararası usta Mert Erdoğdu mücadelesi 31 hamlenin ardından beraberlikle noktalandı. Böylece Mert Erdoğdu ikinci, Burak Fırat ise Türkiye üçüncüsü oldu.

Büyükusta Barış Esen, Fide ustası Mert Yılmazyerli, uluslararası usta Oğulcan Kanmazalp,  usta adayı Batuhan Daştan, Ufuk Sezen Arat, Cengiz Şengül ve Orkhan Eminov ise sekiz puana sahip başarılı sporcular arasındaki yerlerini aldılar.


Resmi site : http://tr2012.tsf.org.tr/

11 Şubat 2012 Cumartesi

3-7-0 ~ "Galatasaray:1 - Kayserispor:0"


*Son bir ayda 4 kez (Mersin İY-Beşiktaş-Sivas ve Gençlerbirliği karşısında) izleme şansı bulduğum Kayserispor'un kötü savunan ama hep hücumu düşünen profili beni oldukça etkilemişti. Çok hızlı hücuma kalkan ve çok koşan bu genç takıma bence ligin en yaratıcı futbolcusu Amrabat'ın da katılmasıyla, Galatasaray'ı çok zor bir maçın beklediğini düşünüyordum. Özellikle ilk yarıda tam beklediğim gibi bir maç oldu. İki takım da direk rakip kaleye gitmeye çalıştı ve bol pozisyon izledik. Galatasaray bulduklarının en netini değerlendirdi, Kayserispor'unkilerde ise Muslera kalesinde devleşti.    

*Ujfalusi bu sezon şu ana kadar yaptığı tüm hataların toplamından fazlasını bu maçın ilk yarısında yaptı. Fakat 2. yarıda yine tecrübesini konuşturdu ve çok kritik müdahalelerle kendini affettirdi. Gerçi 25 hafta bu kadar iyi oynadıktan sonra bugün 2.yarıda da kötü oynasa bile ona kızmaya hakkımız olmayacaktı.

*Hakan ve Çağlar'ın yokluğunda sol bekte kimin oynayacağı çok tartışılmıştı. Ceyhun, Ujfalusi, Serkan Kurtuluş ve Sabri 'nin isimleri geçiyordu. Fatih hoca alışık olduğumuz sürprizlerinden birini yaptı ve Riera ile başladı. Riera hemen hemen hiç aksamadığı gibi üzerine bir de goldeki harika asisti ile galibiyette büyük pay sahibi oldu.

*Solda Amrabat dönünce, son haftaların en formda futbolcusu Troisi mecburen sağa geçti. Herkes Cimbom'un Riera'nın kanadından (Troisi karşısında) zorlanacağını beklerken, tam tersine açık veren yine Sabri (Amrabat karşısında) oldu. Şükür ki Eboue artık dönüyor. İlk maçı hatırlıyorum da Amrabat'ı adeta sahaya çıktığına pişman etmişti. Sanırım haftaya Eboue takımdaki yerini alacak ki bu da Galatasaray'ın gücü en az %30 artacak demektir.

*Muslera, Engin, Melo ve Elmander mükemmeldi. Elmander'i izlerken bile yoruluyor insan. Son haftaların kötüsü Emre de bugün oldukça iyiydi. Engin ile birlikte hem beklerine yeterince yardım ettiler hem de göbeği mükemmel kapattılar. Riera sık sık çıkınca, Necati ve Elmander de sık sık geriye yardım edince Galatasaray adeta 3-7-0 gibi oynadı.

*Son paragrafı Muslera'ya ayırmak istedim. Beni hiç bir zaman yanıltmadığın için teşekkürler. Simoviç-Taffarel-Mondragon-Muslera... Kare as tamamlandı.

6 Şubat 2012 Pazartesi

MERSİN İDMAN YURDU'NUN ÇÖKÜŞ NEDENLERİ


İlk yarıyı 6. sırada tamamlayan, oynadığı güzel futbolla dikkatleri üzerine çeken, benim de favori takımlarımdan Mersin, ligin ikinci yarısında oynadığı 8 maçın 7'sini kaybetti ve şu an küme düşme potasında. Peki neden?

1. Ben Yahia'nın Afrika kupası macerası: Gol ve asist yönünden az katkı yaptığı için "özet takipçileri"nin gözüne pek çarpmamış olabilir ama Ben Yahia takımın adeta bel kemiğiydi. Çöküşün bence en büyük nedeni onun yokluğu oldu. Mevcut Mersin kadrosundaki çift yönlü tek orta saha oyuncusu olan Ben Yahia, defans ile hücum arasında bir köprü vazifesi görüyordu, dönüşüyle birlikte takımın hızla toparlanmasında başrol oynayacağını düşünüyorum.

2. Nobre'nin bitmek bilmeyen sakatlıkları: Nobre de Mersin'in sisteminde en önemli parçalardan biri. Nurullah hoca da bunu defalarca itiraf etti. İleride top tutarak takımı hücuma çıkaracak, geriden şişirilen topları indirecek, ceza sahası karambollerinde doğru pozisyon alacak vs. Yokuluğunda forma şansı bulan Beto ise stil olarak Nobre'nin çok uzağında ve tüm bunları yapmak bir yana, gördüğüm kadarıyla artık tam bir Bank Asya futbolcusu kıvamına gelmiş. Fazla kiloları yüzünden kendi farklı meziyetlerini de sergileyemez durumda.  

3. Moritz'in rezil 2. yarı performansı: Moritz çok sempatik bir futbolcu ve ülkemizde de çok seviliyor. Ben de zamanında kendisiyle ilgili övgü dolu bir yazı yazmıştım. Fena bir ilk yarı geçirmemesine rağmen ligin 2. yarısında adeta başka biri gibi oynamaya başladı. Nobre ve Ben Yahia'nın yokluğunda, sorumluluğu daha çok artmasına rağmen beklentileri kesinlikle karşılayamadı. Ne hücuma ne defansa yeterli katkı verebildi ve pek çok maç takımı adeta 10 kişi oynattı. Beto gibi onun da fazla kiloları dikkat çekiyor, pozisyonlarda hiç olmadığı kadar ağır kalıyor.

4. Boum-Çağdaş uyumsuzluğu: Boum bence ligin en iyi stoperlerinden biri. Buna rağmen Mersin defansının bu kötü görüntüsünde, orta sahanın yetersiz yardımı kadar partneri ile uyumsuzluğu da etken. Çabuk İbrahim Kaş ile oynarken çok daha iyi anlaşıyorlardı, Çağdaş ile aynı dilden konuşmuyorlar.

5. Erhan Güven özelinde sağ beksizlik: Karabük gibi en büyük düşme adaylarından birinde bile Güven Varol, Uğur Uçar ve Erdem Özgenç gibi üç yeterli alternatif varken Mersin defansının sağ kanadının sadece "yarım futbolcu" Erhan Güven'e emanet edilmesi çok komik. Devre arası buraya bir transfer düşünmemeleri inanılmaz bir hata.

4 Şubat 2012 Cumartesi

BAYTAR ~ Gaziantepspor:1-Galatasaray:2


Galatasaray'ın son haftalarda bizi alıştırdığı tatsız tuzsuz mücadelelerin ardından böyle heyecanlı ve bol pozisyonlu bir maç çok iyi geldi bünyeye. İyi bir futbol oynadığımızı söyleyemem ama en azından ilk 20 dakikası hariç çok zevkli bir maç izledik. Karabük maçından sonraki Eskişehir-Ankaragücü-Bursaspor-Antalyaspor serisi futbol kalitesi olarak da, futbol heyecanı olarak da renksizdi.

Necati'nin golü gerçekten çok anlamlı. O pozisyonda Sercan olsaydı, adım gibi eminim o golü kaçıracaktı ve muhtemelen maç da bir daha dönmeyecekti. Necati belki fizik olarak eski Necati değil (Dany ile girdiği birkaç mücadeleden sonra ağlamaklıydı) , zaten çok süratli bir futbolcu değilken yaşı ile biraz daha aşırlaştı ama bazı şeyler ölmüyor işte. Necati bu tarz karşı karşıya pozisyonlarda Türkiye'nin en soğukkanlı, en becerikli futbolcularından biridir. Topu kalecinin bacaklarının arasından "görerek ve bilerek" bıraktı ve 3 puana giden yolu açtı. Fatih hoca maçtan sonra "Necati bunun için var" demiş. Bir paragraftır anlatmaya çalıştığımı çok güzel özetleyen bir cümle :)

Sanırım medyadaki maç fotoğraflarında ön planda hep Necati olacak ama ben daha çok hakeden ismi Engin'i başa koymak istedim. Engin Baytar garip bir futbolcu gerçekten. Kadroya yazıp gözün kapalı güvenebileceğin bir adam kesinlikle değil ama zaten benim kendisinden beklentim de sezon boyunca 3-5 maçı "one man show" luk yaparak kurtarmasıdır. Engin bugün ona has bu görevinin bir halkasını daha tamamladı ve yarın öbürgün 20 top kaybıyla yerlerde sürünürken ona küfür etmemizi beklemeye geçti.

Emre Çolak'ın haftalardır varlığı ile yokluğu belli değil. Emre'ye kızamıyorum çünkü o daha bitmemiş bir proje. Maalesef 20 yaşına gelmesine rağmen, 16-17 yaşlarındaki "gelecek vaadeden futbolcu" gelişimini sürdürüyor. Özel bir şut yeteneği var ama fiziği aşırı kötü ve oyun zekası da yetersiz. En azından ikincisinde bu sene ciddi bir gelişim gösterdiğini itiraf etmeliyim. Fatih hoca bu sene Emre'ye yeterli şansı verdi. İyi oynadığı maçlar da oldu. Özellikle FB maçındaki futbolu benim için en anlamlısıydı ama bu çocuğu her maça 11 başlatma takıntısı takımı olumsuz etkiliyor artık. 

Klasik 4-4-2 diziliyoruz. Göbekte Melo ve az önünde Selçuk. Yanlarda da iki kanat adamı! Bu "kanat adamları" kontenjanı için bence en iyi aday olan ama bu seneki kötü performansından sonra takımdan uzaklaştırılan Kazım 'ın ardından elde kalan adaylar: Engin, Emre, Riera ve Yiğit. Şampiyonluğa oynayan bir takım için berbat bir rotasyon.  Rakiplerinde bu pozisyonda Stoch-Quaresma-Olcan-Ozan İpek varken sen yine de yarışta önde gidiyorsan, bunda diğer pozisyonlardaki adamlarının ekstra performansları belirleyici oluyor demektir. Saydığım dörtlüden Engin ve Riera seneye iyi birer yedek olabilirler. Emre ve Yiğit ise kesinlikle büyük takım futbolcusu değiller. Bu sene ligi bu kadro ile bitireceğimize göre bence kalan maçlar için en verimli diziliş Riera-Selçuk-Melo-Engin şeklinde olur.

Hakan Balta'nın pozisyonu maçlarda pek sık rastlamadığımız cinstendi. Çok büyük bir hata yaptı ama sonra telafi etmesini de bildi. Maçın en heyecanlı anlarından biriydi ama eğer topu çizgiden çıkarmayı başaramasaydı, şu an bu kadar şirin kelimeler kullanmayacağımı itiraf ediyorum :)

Ligin ilk yarısını muhteşem oynayıp, 2. yarısına kötü başlayan iki önemli futbolcu Elmander ve Melo, Antalya maçından sonra bugün de ilk yarıdaki standartlarını yansıttılar. Tekrar düşmeden sezonu bu çizgide tamamlayabilirlerse Galatasaray için yeterli olacaktır. Asıl güzel haber; Eboue'nin dönüşünün yaklaşması!


Sahanın en kötüsü tartışmasız Sosa idi. Popov ile aynı dönemde oynamaya başladıkları için ve maç içinde de çok sık birbirleri ile yer değiştirdikleri için beraber anılıyorlar fakat aralarında çok büyük kalite farkı var. Sosa, sık sık karşılaştığımız süratli, dağınık düz ve değersiz kanat adamı modeli (bkz Holosko-Aydın-Yiğit vs..) Popov ise nadir bulunan, topu kullanmada becerikli, oyun zekası yüksek değerli kanat adamı modeli (bkz Kewell-Simao-Riera üçlüsünden herhangi birinin gençliği.) Wagner'den şükür kurtuldular, seneye de Sosa  en kötü ihtimalle yedek olarak düşünülmeli. 

Hikmet Karaman medyada çizilen portresinin aksine benim çok saygı duyduğum bir hoca. Bu sene devre arası geldiği için ite kaka sezonu tamamlayacak ama önümüzdeki senenin Gaziantepspor'unu kurarken Sosa yerine iyi bir sağ açığa, Sapara'nın bonservisine ve 2 adet ön liberoye ihtiyacı var. Bekir Ozan, Binya, Yasin, Serdar Kurtuluş, Orhan Gülle, Sezer Badur... Hepsi 10 üzerinden 6.5 'luk bir milyon adam yerine, 2 tane 7.5 'luk adam bulmalılar. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...