31 Ekim 2010 Pazar

MİSİMOVİÇ-PİNO İLE 2.HAFTA


GALATASARAY:2 - ANTALYASPOR:1 (Servet,Pino)

Fenerbahçe deplasmanındaki defansif kadro ve futbolun ardından, içeride oynayacağımız Antalyaspor maçında daha ofansif bir takım beklentisi vardı ama sakatların hiçbirinin yetişmemesi ve üzerine Elano'nun da hastalanıp kadrodan çıkarılmasının ardından, dün daha da defansif bir Galatasaray izledik.

Hagi, göbeği Barış-Cana-Sarp'la üçleyip, solda Misimoviç, sağda Sabri ve tek forvet Pino ile gol bulmayı düşündü. Yokluk nedeniyle çıkan onbiri fazla eleştirmek istemiyorum ama bence Sarp yerine Mehmet Batdal ile başlamalıydı. Orta sahanın direnci açısından, Sarp'ın eksikliği büyük sorun yaratmazdı diye düşünüyorum. Maçtan önce yanımdaki arkadaşıma Pino, Fener maçındakinin yarısı kadar oynasın kesin golü var dedim. Yine çok etkiliydi, güçlü bir Pino'yu izlemek gerçekten zevk vermeye başladı. Güçsüzken ne süratinin nede şutlarının bir hayrı dokunuyordu.

Bu cümleyi yazacağım hayatta aklıma gelmezdi ama dün Barış'a bayıldım. İnsanüstü mücadele etti. Maç içindeki ikili mücadelelerinden bir kaset hazırlansa, en baba Jason Statham filminden geri kalmaz. Finalide Djiehoua'yı yıkarak yapması son nokta oldu:) Cana'da sert futboluyla Barış'a eşlik edince orta sahada Antalyaspor'a fiziki üstünlük sağladık. Ayhan döndüğünde kesilecek kişi Barış değil kesinlikle Mustafa Sarp olmalı!

Maç öncesi Hagi'nin tercihini merakla beklediğim iki pozisyon daha vardı. Kale ve sol bek.. Aykut'un Fener maçındaki iyi oyununa rağmen Ufuk'u tercih etmesine çok sevindim. Insua yerine Hakan tercihini ise yanlış buluyorum. Önceliğin savunma olduğu bir kriz maçına çıkarken bu tercihi kabul edebilirim ama şampiyonluğu hedefleyen bir takımın ideal sol beki (Insua varken) Hakan olmamalı! Nitekim Insua oyuna girdiği gibi yaptığı bindirmeyle koca maç Hakan'dan göremediklerimizi gösterdi.

Kendisinden çok daha fazlasını beklesekte Misimoviç'i de dün çok beğendim. Geldiğinden beri en iyi maçını oynadı. Maçın hiç bir bölümü oyundan düşmedi, alışık olmadığı sol açıktan tüm atakları başlatmayı bildi ve bizlere uzun zamandır izlemediğimiz bir korner golü izletti. Kewell-Baros biladerlerin yokluğunda Misimoviç-Pino ikilisinin bayrağı devralması takım için çok çok önemli.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Bak Sercan bu top, vur Sercan vur...


BURSASPOR:1 - FENERBAHÇE:1

Uzun zamandır izlediğimiz en heyecanlı ve zevkli maçtı. Özellikle son yarım saat top iki kale arasında gitti geldi. Tempolarına ve kazanma hırslarına bakılınca, takımlar geçen sezonu neden ilk iki sırada bitirdiklerini herkese gösterdiler.

Fenerbahçe'nin golünde Emre'nin hızlı düşünmesi ve becerisi mükemmeldi. Topa bir dokunuşta rakibini ekarte etmesi ve bunu yaparken aynı anda saniyeler içinde, kafasını kaldırıp Alex'i görmesi maçın en güzel pozisyonuydu. Emre dışında Volkan Demirel'i de Fenerbahçe'de görevini iyi yapanlar arasında sayabiliriz. Bursaspor'da ise sahanın en iyileri Ergiç, Turgay ve Ali'ydi.

Geçen sezonun en parlak adamlarından (benim de özellikle beğendiğim) Ozan İpek'in bu seneki berbat performansı çok garip. İnsan bu derece bir düşüş nasıl olabilir diye şaşırıyor ama sonra Misimoviç ve Nihat'ı düşününce beterin beteri de var diyor.
Maç öncesi Volkan Şen ve Stoch için maçın kilit adamları diye düşünüyordum ama ikiside oynadıkları futbolla beni yanılttılar.

Sercan, ligimizin en tehlikeli ve gelecek vaadeden adamlarından biri olabilir ama son 10 dakika kaleciyle karşı karşıyaya kaldığı o iki pozisyonun en az birini atamadıktan sonra büyük futbolcu olması imkansız. Sinan Kaloğlu-Sertan Eser arası bir kariyerle ömrü geçer gider...

26 Ekim 2010 Salı

HAYATIMIN FİLMLERİ #48.Run Lola Run#


48. Run Lola Run (1998)
Yönetmen: Tom Tykwer
Oyuncular: Franka Potente , Moritz Bleibtreu
Imdb notu: 8.0

Geri sayım sürüyor...
48. sıradaki filmimiz; orjinal adı "Lola rennt" olan bir Alman yapımı ve kader mi, tesadüfler mi sorusunun cevabını arıyor!

Hayatlarımız sürekli başka insanların hayatlarıyla kesişir. Gün içinde bir başkasının hayatında küçük bir ayrıntı, bizim hayatımızı da biz farkında olmadan değiştiriverir. Bu değişiklikler gerçekten de bir anda mı oluvermiştir, yoksa kader kavramı içinde düşünürsek böyle olacağı çoktan belli midir? Hayatımızın bir yerinde aldığımız bazı kararlar bizi tümüyle başka bir yöne doğru götürür mü? Bu soruların cevaplarını bol bol düşündüren Run Lola Run 'ı, Amores Perros (2000) ve Groundhog Day (1993) gibi iki harika filme bu yönüyle çok benzetebiliriz.

Filmin en büyük numarası, bize aynı hikayeyi üç farklı versiyonda anlatabilmesi. Böylesi zor bir işin altına giren yönetmenin bunu daha da zorlaştırmak için yaptığı şey ise işin içine bir de zamanla yarışı eklemek! Üstelik hikayesini neredeyse gerçek zamanlı bir anlatım üzerine de başarıyla kurabiliyor.

Franka Potente'nin kızıl ötesi saçlarıyla Berlin sokaklarında nefes nefese kaldığı kareler, sinemaseverlerin aklından bu filmden sonra bir daha hiç çıkmadı... Lola'nın saç rengi seçimi, özgürlüğünü ve sıra dışılığını simgelediği için, aktris Franka Potente'nin alev rengi saçları renk değiştirmesin diye tam yedi hafta süren çekimler boyunca saçlarını hiç yıkamadığı söylenir :)

Filmdeki Alman techno müziğinin ritmi, olayların gidişatıyla cok uyumlu. Filmin yönetmeni Tom Tykwer ile "Lola" rolündeki Franka Potente, çekimler esnasında tanışıp kısa zaman sonra evlenmişlerdi. Lola 'nın sevgilisini oynayan Moritz Bleibtreu (bkz. Soul Kitchen) her zamanki gibi yine mükemmel.

Koş Lola koş farklı kamera açıları, farklı formatlar, farklı kurgu efektleri kullanılmış ve aynı hikayenin üç farklı versiyonunu da içinde barındıran ender rastlanabilecek bir film.Bizde yönetmeninin ağzından tek cümleyle özetleyerek bitirelim; "Bu, geniş bir kitleye yönelik deneysel bir film."


SCHUSTER 'DE İNATÇI ÇIKTI


KAYSERİSPOR:1 - BEŞİKTAŞ:0

Dünya çapında anormal başarılar kazanmış, isimli ve kariyerli hocaların hiçbiri Türkiye'de bir türlü başarılı olamadılar. Löw, Del Bosque, Aragones, Rijkaard ilk aklıma gelenler.. Başarısızlıklarını tek bir nedene bağlamak doğru olmaz ama tüm bu isimlerin benim çok net hatırladığım ortak bir özellikleri vardı: Körü körüne yapılan İNATÇILIK.
İnatçılık, şans eseri hepsinin de kişisel özelliği olmayacağına göre ortaya tek bir sonuç çıkıyor: Ligimizi küçümsüyorlar, ben en doğrusunu bilirim, sahaya kimle çıkarsam çıkayım kazanırım sanıyorlar...

Bunun dışında bana hiç kimse Beşiktaş'ın bugün sahaya çıkan orta dörtlüsünü izah edemez! Lige harika başlayan, futboluyla herkese zevk veren takımın orta sahasında, Quaresma sakatlandıktan sonra denenmeyen saçmalık kalmadı.

-Bugün 4-3-1-2 oynuyoruz çocuklar ama şöyle yapacağız: 3 ön libero ve önlerinde Tabata.
-Eee kanatlar hocam?
-Salla ya ne kanadı, zaten Q7 sakat, sağda da Holosko ile Nihat dökülüyor, yığdım göbeğe çapaları onlarla hücum futbolu oynayacağım saldırın gitsin.
-Eee kaybettik ama maçı, haftaya?
-Aynen devam hissediyorum olacak!
-Ama hoca, yine kaybettik!
-Hmm, o zaman vazgeçtim bu hafta 4-4-2 diziliyoruz.
-Heh OK
-Ama şöyle yapıyoruz bak, orta dörtlüyü sayıyorum: Ernst, Fink, Onur ve Necip!
-Hönk!! Hangimiz sağda oynayacağız hangimiz solda?
-Takılın işte ya ben Ernst'le konuştum kurtaracak yine bizi o.

Gerçekten inanılmaz şeyler oluyor.. Hoca Q7 sakatlandıktan sonraki daha ilk maç, hiçbirşeyle oynamadan, sadece onun yerine İsmail'i koyup aynen devam deseydi, iddia ediyorum Beşiktaş arka arkaya bu 4 maçı mümkün değil kaybetmezdi! Schuster'in Nihat ısrarını da anlayamıyorum, Nihat'ın bu halinide... Topa sanki daha önce hiç gol atmamış gibi davranıyor.

Kayserispor gerçekten taş gibi takım. En etkili iki silahı Cangele ve Zalayeta olmadığı halde, bugün harika bir takım oyunu oynadılar. Bunu yaparken de Fenerbahçe karşısında oynadıkları oyunun çok benzerini tekrar edebilmeleri, şansa hiç yer vermediklerinin ve ne kadar çok çalıştıklarının göstergesi.

Bu iki yıldızın eksikliğinde işin başa düştüğü Mehmet Eren ve Moritz'de zaten ligimizin en etkili hücumcularından ikisi. Bu dörtlüye Hasan Ali (ligin en formda sol beki), Santana, Furkan ve Selim Teber gibi üst düzey futbolcular eklenince takımın belli bir seviyenin altında top oynaması zaten imkansız oluyor. Birde üstüne bugün yaptıkları gibi rakipten adam başı birer kilometre daha fazla koştuklarında skor zaten kendiliğinden geliyor. Futbol basit bir oyun, iyi futbolcuyla ve koşarak oynanıyor hepsi bu!

25 Ekim 2010 Pazartesi

Artık kavgadan kaçmıyoruz

FENERBAHÇE:0 - GALATASARAY:0

Tek bir pozisyon aslında maçı çok güzel özetliyor. Galatasaray ceza sahasından seken bir topa, Dia gelişine çok sert vurdu. Top Cana'nın karın boşluğuna çarptı ve geri döndü. Halı sahalarda veya küçükken sokak aralarında yaptığınız maçlarda mutlaka sizde aynısını yaşamışsınızdır. İnsanın nefesi kesilir, nerede olduğunuzu şaşırırsınız. Dönen top tekrar Fener'li oyuncunun önüne düştü ve bekletmeden 2. şutunu çıkardı ama yıkılmayan Cana o topuda çeldi ve ancak topun arkadaşlarında olduğunu gördükten sonra kendini bıraktı...

Bu pozisyon, hem bu maçın, hemde bu günden sonra Hagi'nin Galatasaray'ının nasıl savaşacağını bizlere anlatıyordu. Bence maçın adamı tartışmasız Pino'ydu. Geçen sene Baros'un ayağının kırıldığı FB-GS maçındaki, Kazım'ın tek forvet performansını anımsattı bana.

Maç öncesi bakıldığında Fenerbahçe'nin en tehlikeli silahı Niang'tı. Topu alıp yüzünü kaleye döndüğü pozisyonlarda Servet veya Neill'i teketekte çok zor durumda bırakabilirdi. Bunun bilincinde olan Neill maçın hemen başında ona ardarda çok sert bir kaç faul yaptı ve adeta gözdağı verdi. Servet'te tek topta tüm müdahelelerde başarılıydı. Fener'de Alex ve özellikle Stoch çok etkisizdi. En iyisi Yobo'ydu, hatasız oynadı.

Benim adıma Hagi'nin en enteresan tercihi Insua yerine Hakan'la başlamasıydı. Dia gibi süratli bir adamı onun benzeri çabukluktaki Insua ile değil de tam tersine, daha ağır ama daha fizikli Hakan'la durdurmayı denedi ve başarılı da oldu.

Bu arada maçın bir diğer iyiside Elano idi. Ondaki değişim hemen göze çarptı. İlk kez istekli olduğunu bizlere hissettirdi. Oyundan çıkarken Galatasaray taraftarlarını alkışlaması ve taraftardan da aynı karşılığı alması, bir nevi kavgalı iki çocuğun barışmasını izlemek gibiydi.
Hagi daha çok oynatmamak üzerine kurulmuş ama çıkarılabilecek en iyi 11'i çıkardı. Futbolcular yıllar sonra ilk kez Fenerbahçe'den daha çok koştular ve daha çok pozisyona girdiler. Sonucunda da hakettikleri bir puanı aldılar.

Şimdi asıl önemli olan; bu maçı fazla abartmadan, üstüste bir kaç maç kazanabilmek ve kendine güveni gelmiş, kavga etmekten kaçmayan futbolcularla ligin kalanında onurlu bir mücadele vermek!

23 Ekim 2010 Cumartesi

Derbi öncesi artık uykularım kaçmıyor...

Futbol, ezeli rekabet, kavga, gürültü, Hagi, Rijkaard ... hepsi bol bol konuşuldu, konuşulacakta ama sabah sabah okuduğum bir yazıda hala gözlerim doluyorsa, bu saydıklarımızdan çok daha önemli şeyler olduğunu unutmamak gerek. Fenerbahçe- Galatasaray maçları... hepimizin babasıyla, bu maçlarla ilgili pekçok anısı yok mudur?

my.sporx.com'dan smkoray nickli arkadaşın yazısını aynen paylaşıyorum:

42 yaşındayım... 5 yaşımdan beri - sevgili babamın da teşvikiyle - bir Galatasaray'lı olarak futbolu takip ediyorum...

70'li yılların ortası toprak kenarları seyrek çimenli İnönü stadyumu, Fatih Terim, Gökmen, B. Mehmet, siyah-beyaz TV ekranından seyrettiğim İngiltere Federasyon Kupası finalleri...
80'li yıllar ve Derwall'li dönemler, hiç yaşamadığım şampiyonluk sevinci, Neuchatel, Monaco maçları...

90'lı yıllar, Şampiyonlar Ligi, Hagi, Hakan Şükür, Emre, Okan, Suat ve diğerleri...
2000 senesi belki de hayatımın en mutlu günleri...
Ve çok da iç açıcı olmasa da üç şampiyonlukla geçen 10 sene...

Futbol artık çok değişti ve sahada oynayanlar artık sadece futbolcu değil, onlar artık dolar milyonerleri... Stadyumlar da şekil değiştiriyor birer birer... VIP localar, kombine kartlar, bar ve restauranlarla full service... Seyirciler de haliyle daha farklılaşmakta...

Ama benim için değişmeyen ve ölene kadar aynı kalacak tek heyecan var: Bir Fenerbahçe maçı... Nedenini elbette açıklayamam ama ister şans ister başka bir etken sarı-lacivertlilere karşı genelde başarısız performans gösteriyoruz. Tıpkı bugünlerdeki gibi 70'li yıllarda da Fenerbahçe'ye devamlı yenildiğimiz bir dönemi hayal meyal hatırlıyorum... Gerçi sonraki yıllarda durumu eşitlemiştik... Ama son senelerde ezeli rakibimize karşı yine kötü sonuçlar almaya başladık...
1992'de Frankfurt'u eleyip 3 gün sonra ASY'de yenilişimizi mi saysam, 2000 senesindeki garip oyunu mu? Elbette çok da mutlu ayrıldığımız bir çok maçı da hatırlıyorum... Kadıköy'de 10 kişi 4-1'lik maç mesela...

Ama çocukluk ve gençlik yıllarımda FB maçları öncesi hiç uyuyamadığım ve maçla ilgili rüyalar görerek geçen geceleri şimdi çok özlüyorum... O zaman babamın sağlığı yerindeydi, tüm hafta boyunca maçı konuşur, sonra maç günü beraberce stada gider ve kalp çarpıntısından tezahüratı bile duymadığımız oyunu adeta yaşardık... Ne güzel günlermiş... İnönü'de yarı yarıya bölünmüş tribünler karşısında oynanan maçları bugünün genç taraftarlarının yaşamasını isterdim...

Babam şimdi alzheimer hastası... Stada gidemiyoruz... Ama evde maçları kaçırmıyoruz yine de... Eskisi gibi oyunu yaşayamıyor... Çünkü hastalığı yüzünden dış dünyaya pek tepki veremiyor... Tek istisna yine FB maçları... Genelde yeniliyoruz ama babamın sinirlenmesini görmek bile mutlu ediyor beni, zira yenildiğimiz maçtan sonraki kızgınlığı, içinde bazı şeylerin ölmediğinin ispatı belki de... Merak ediyorum eğer kazanırsak neler hissedecek?
Sözün özü, güzel bir derbimiz var... Kavga ve küfürle ziyan etmektense zevkini çıkarmaya bakalım...

22 Ekim 2010 Cuma

#7 RAUL - Ölümsüzlüğe 1 gol kaldı!


Yaşayan efsane Raul, Hapoel Tel Aviv karşısında attığı 2 golle, Avrupa kupalarındaki gol sayısını 69’a çıkarttı ve Gerd Müller’in rekorunu egale etti.

Raul, 1 gol daha atarsa, Avrupa kupaları tarihinin gelmiş geçmiş en golcü futbolcusu olacak!

Halen Şampiyonlar ligi tarihinin en golcü futbolcusu unvanını elinde tutan Raul, Avrupa kupalarında attığı 69 golün 68’ini, 1993 yılından bu yana oynanan Şampiyonlar Ligi’nde kaydetti.
Raul aynı zamanda, 15 ayrı sezonda Şampiyonlar Ligi’nde gol atabilen tek futbolcu. Raul’u, 56 golü bulunan Ruud Van Nistelrooy, 50 golle Thierry Henry ve 44'er golle Andrij Shevchenko-Filippo Inzaghi takip ediyor. Bu adamların onu geçme ihtimali hemen hemen hiç olmadığına göre onun rekorunun kırıldığını görmeye bizlerin ömrü yetmeyebilir.


Blogumda şimdiye kadar onun hakkında yazma şansım olmadı ama Raul benim için özel bir futbolcudur. Üniversite yıllarında odamın duvarları onun posterleriyle süslüydü. Halı sahalarda attığım gollerden sonra onun gibi yüzük parmağımı öperdim (yüzük olmadığından:) Lakabım Raul'du :) Herhalde 100'ün üzerinde maçını sırf onun için izlemişimdir.
Hayranlığımın nasıl başladığını anlatayım;

1997 veya 98 idi sanırım, bir şampiyonlar ligi maçını izliyordum. Son dakikalardı ve Real 1-0 öndeydi. Rakip korner kullanıyordu ve cümbür cemaat ceza sahasına üşüşmüşlerdi. Korner kullanıldı, kalecinin yumrukladığı top, ceza sahasının az dışına Raul'un önüne düştü.
Raul, herhangi bir futbolcunun anında şişireceği o topu rakip kaleye doğru sürmeye başladı. 90 dakikadır sahada canı çıkmış olan bu adam, aniden süratlenerek 2-3 kişinin yanından geçti ve 100m. kadar sürdüğü toptan sonra, rakip ceza sahası önünde son adamıda çalımladı. Artık kaleciyle karşı karşıya kalmıştı. Kaleci üzerine doğru koşmaya başladığı sırada ben, acaba topu dürtebilecek kadar gücü kaldı mı diye düşünüyordum.

O ise ne mi yaptı? Kaleciyi de çalımladı ve topla beraber kalenin içine girdi! Sonradan golün ağır çekiminde gördüm ki 90. dakikada 100m. depar attıktan sonra kaleciyle karşı karşıyaya kaldığı esnada yüzü bildiğin morarmıştı ve göz bebekleri dönüyordu. Ama "Nalet olsun buraya kadar getirdim bok etmiyeyim bari" diye topu tepmemiş soğukkanlılıkla kaleciyide çalımlamıştı.

İşte o gün bu adamın bu soğukkanlılığına hayran kaldım! Örnek aldığım insanlardandır hala.

Raul'un benden büyük hayranları da var muhakkak, örneğin meşhur blogger aceto'nunda oğluna Raul'un ismini verecek kadar, onun hayranı olduğunu biliyorum:)

Çoğu yıldızın aksine, özel yaşantısıyla hiç gündeme gelmeyen, düzenli aile yapısı ve efendiliğiyle tanınan biri Raul. Yıllardır bayrak adamı olduğu kulüpten, sene başında ayrıldığında içim burulmuştu. Onun futbolu, Real Madrid forması sırtındayken, Bernabéu'dan alkışlarla uğurlanarak bırakmasını isterdim.

Dört oğlunun da isimleri hayran olduğu futbolculardan alınmış: Jorge Valdano, Hugo Sanchez, Lothar Matthaus (Mateo) ve Hector Rial.

21 Ekim 2010 Perşembe

TABii Kİ SAĞDAKİ !


BJK:1 - PORTO:3

* Yeşil olanı sahada olsa daha az zarar verirdi.

* Guti 'nin eksikliğide önemli ama Quaresma olmadığında sadece hücumdaki yaratıcılık ölmüyor, takımın temel dizilişi bile bir anda çökebiliyor.

* Son 3 resmi maçı üstüste kaybetmek, haftasonu Kayseri deplasmanını daha da zorlu hale getirecek!

* Zapo'nun hatası, Belediye maçındaki Ferrari'nin hatasını anımsattı.

* Böyle bir maçta bile 3-4 tane net pozisyona girebilmek yinede güzel..

* Hakan, boşa çıkmaları iyice alışkanlık haline getirdi, maç harici günlük yaşamında bile ara ara boşa çıktığından şüpheleniyorum.

* 10 kişi kalmış Porto'nun, arka arkaya iki gol bulması, Beşiktaş'lı futbolcuların sabırsızlığını gösteriyor. Schuster herşeyden önce soğukkanlı kalabilmeyi öğretebilse keşke.

* Bobo'ya her zaman çok güvendim. Bu seneki performansıyla bir türlü yaranamadığı BJK'lı bazı arkadaşlara da kendini kabul ettirdi.

Hagi'nin "ateşe doğru" Koşanı


Yarın saat 15.30’da imza töreni var. Futbolculuğu, Galatasaray tarihinin en iyisiydi. İlk hocalık dönemi ise "kısaca" başarısızdı. Teknik direktörlüğünden tek akıllarda kalan, son yıllarda Fenerbahçe karşısında alınmış en başarılı sonuçların onun zamanında alınmasıydı. Ve kader bir FB maçı öncesi onu tekrar takımının başına getirdi...

Geçen diğer isimlerin Hikmet Karaman, Ersun Yanal, Hakan Şükür vs. olduğunu düşünürsek, böyle bir dönemde, Gheorge Hagi gibi kulübü çok iyi tanıyan, lider karakterli, disiplinli/sert (şuan en çok ihtiyacımız olan özelliği) ve taraftarın gönlünde ayrı bir yeri olan Galatasaray efsanesine kimse kötü bir tercih demeyecektir sanırım. Yardımcılığını da ileride büyük işler beklediğimiz Tugay Kerimoğlu'nun üstlenecek olması hem bizim hemde Tugay için harika olacak.

İşin bir diğer boyutu daha var ki oda takımda, Rijkaard'ın gidişinin performansını özel olarak etkileyeceği üç önemli ismin olması. Elano, Servet ve Cana...

Servet zaten Rijkaard'ın gidişinin oyununa yapacağı olumlu etkiyi defalarca (ve zevzekçe) ima etmişti. Hagi'nin Cana'yla özel olarak ilgileneceğini, ikilinin birbirine çok benzeyen sert/hırçın ve yenilgiyi kabullenmeyen futbol karakterleri nedeniyle, Cana'nın, onun sisteminde en önemli adamlardan biri olacağını düşünüyorum. Benim gözümde tamamen bitmiş olan Elano'ya da son bir şans doğmuş oldu. Fakat ben ondan yine doğru düzgün verim alınabileceğini sanmıyorum.


Bazı bloglarda Hagi'nin Galatasaray'daki ilk teknik direktörlük döneminde, kadromuzun bugünkünden çok daha kötü olduğunu okuyorum ama ben kesinlikle aynı fikirde değilim.

Kalende gözün kapalı güvenebileceğin Mondragon, stoperlerde çok iyi anlaşan Tomas-Song ikilisi, aşırı geniş ve kaliteli forvet rotasyonu vee Ribery! Henüz posası çıkmamış olan Hasan Şaş ve bence son 10 yıldır en çok verim aldığımız ön libero olan Saidou'yuda artı olarak sayabiliriz.

Bugün ise o günlere göre bariz üstünlük olarak sayabileceğimiz tek isim, sahalara ne zaman döneceği belli olmayan Arda ve sol bek Insua. Yani ben iki kadro arasında büyük bir farklılık olduğunu düşünmüyorum. Yerine geldiği ismin büyüklüğü ve ligdeki durum düşünüldüğünde Hagi'nin işi o günlerden de daha zor olacak. İnşallah Gica ile beraber üstesinden gelebiliriz.

Tüm camiaya hayırlı olsun.

19 Ekim 2010 Salı

Arif Erdem'i özleyenlere...


Galatasaray nasıl başarılar yaşadıysa milli takımda aynı başarıları yaşadı. Bizim jenerasyon ve bizler yaşattık. Mesela, o dönemde defansa Popescu’nun yerine Alpay, Taffarel’in yerine Rüştü monte ediliyordu. Biz öyle algılıyorduk. Nasıl Galatasaray’da üç tane yabancı oluyorsa; Hagi, Popescu, Taffarel; Milli Takım’da da öyle üç kişi monte ediliyordu. İki Avrupa Şampiyonası, bir Dünya Kupası oynadık. Şimdi sen bakabiliyor musun, Türk milli takımına?

Futbolcu topluluğu paylaşımını, kalitelerini iyi yakalamak lazım. O dönem biz gözü kapalı top oynuyorduk. Ben biliyordum ki Okan gelince sağ ayak dışıyla atacak, ben oraya koşu yapıyordum. Ben biliyordum ki Hakan Şükür nerede vuracak, oraya kesiyordum. Bu işler hakikaten uyum içerisinde, bir arada sürekli oynayınca oluyor. Hagi’nin nereye baktığı zaman nereye atacağını hepimiz çok iyi biliyorduk. Mesela biz topu kaybettiğimiz zaman, baktığında beş kişi birden basıyorduk. Adam, “Lanet olsun, aman al” diyordu.

Bizim meşhur Manchester maçı var ya, 3-3 lük maçın rövanşı, Ali Sami Yen’deki. O zaman hoca Hollman’ dı. Adalem çekiyordu. Biz atmosferi görelim diye sahaya çıktık. Tabii tur maçı olduğu için şampiyonlar ligi’ne kalacağımız ilk sene. Ben de tereddütteyim; oynar mıyım, oynamaz mıyım. Stada gelene kadar hep bu duygular içerisindeydim. Ondan sonra stadtaki o atmosferi görünce.. Herkes yan duruyor, düz dursalar sığmayacaklar. Bağırıyorlar ama nasıl.. Kaç bin kişilik Ali Sami Yen? O an otuz bin kişi vardır herhalde. O atmosferi görünce ben hemen girdim, doktora dedim ki, “Çak iğneleri!” Çünkü adale madaleyi unutuyorsun. Anormal güzeldi. O kadar güzel şeyler yaşadık ki..

Bir de benim çok üzüldüğüm bir şey oldu. O da Olimpiyat Stadı’ndaki İstanbulspor maçı. 3-0 galibiz. Ama tabii burada tepki bana değil. Bana ne tepki yapacak taraftar. Ben hiçbirine bugüne kadar hareket yapmamışım, küfür etmemmişim. 3-0 galip olduğumuz maçta ben sonradan oyuna giriyorum. Taraftar başladı, ayağıma top geliyor; uvvvvv… falan yapıyorlar. Allah Allah diyorum, bana mı? Ben de o ara Hasan Şaş’a attım ki, Hasan Şaş on dakika oynamadan topu vermez. Ben o uğultuyu duyunca Hasan Şaş’a attım, bana tekrar geri attı düşünebiliyor musunuz? Hasan Şaş yani topa 3- 4 defa dokunmadan bırakmaz. Bana tekte atıyor geri topu...

2002’deki Yozgat’la oynadığımız ligin son maçını da unutamam! Gol kralı olduğum.. Lucescu maça çıkmadan “Golü bulalım, sonra da Arif’e oynayalım” dedi. Maça çıktık. Bir baktım herkes kendi vuruyor. Ben de bir o tarafa bir bu tarafa koşuyorum ki gol atayım, gol krallığını alayım. Devre arası bir girdim, bir sinirlendim, “Kimse bana oynamasın, herkes kendine oynasın”, dedim. “Bırakın, hiç kimse bana oynamayacak, pozisyon gereği neyse o olacak” dedim. 1-0 mı 2-0 mı ne, galiptik. İkinci yarı çıktık. Allah’tan Ergün beni besledi de iki gol attım, eşitledim. Bir tane de kaleci çataldan çıkarmıştı. Son dakika bir top kesti Ergün. Topu tutayım mı, vurayım mı.. Ama böyle bitmişim. Topu sağ ayağımla mı tutayım, sol ayağımla mı vurayım?. Bitmişim, bacaklarım tutmadı. Topa vuramadım, son dakika.

Uefa Kupası finalindeki Fatih Hoca’yla olan anım da çok konuşulur, kaçırdığım gol yani.
Maça çıkıyoruz o gün, hep televizyondan izlediğimiz için finalleri, kendimizce konuşuyoruz tabi, vay anasını biz finale çıkıyoruz falan.. Gecesi çok enteresandı. Biz Okan’la kalıyorduk. Yıllarca hep beraber kaldık. Gece iki buçuk, üç. Uyuyamıyorsun tabi; ertesi gün maç var, heyecan var, Türkiye’de hayat duruyor falan. Kapı çaldı. Hoca gelmiş! “Uyumuyorsunuz, değil mi?” dedi. “Yok hocam, yatıyorduk şimdi. Saat 2 buçuk”. “Hadi oradan biliyorum uyumadığınızı” dedi. Geldi, 45 dakika falan oturdu. Bizi dolduruyor tabi. Biz muhabbet ediyoruz ama meğerse dolduruyormuş. Bir gitti, ben neredeyse Okan’a atlayacağım. Okan bana çift dalacak. Yani o kadar dolmuşuz. Neyse maça çıktık. Maça çıkarken de Henry sakızıyla balon yapıyor, bir şeyler yapıyor. Ben de “Are you crazy?” dedim. Adam bana bakıyor, gülüyor falan. O kadar alaycı bakıyorlar ki bize. Nasılsa biz bunlara 3-4 atarız, giderler, der gibi. Maça çıktık. Taa ki o lanet olası pozisyon gelene kadar..Ben ilk önce ofsayta düşmeyeyim diye geri geri geldim. Kaçtım mı kaçamadım mı kafamda tam çözemedim çünkü ofsayt zannettim. Akabinde pozisyonu öyle hemen alayım vurayım dedim ki bir an önce gol olsun, o aşkla şevkle saldırayım yani. Tabi acele edince golü kaçırdım. Golü kaçırdım, yere yattım. İçimden neler geçiyor. Allah, dedim. Bir de kaybedersek, beni oyarlar. Neyse devre oldu. Bir karanlık bana doğru geliyor? Saydırıyor. Ben yan tarafa kaçıyorum, üstüme doğru geliyor. “Senin sol ayağın mı var? Ulan niye vuruyorsun orada?”. “Ne yapayım ya, hocam” dedim. Ben istemez miyim, golü atmak. Onu atsam adamlar üç yapardı gerçi bizi. Her şeyde bir hayır var.


Şu anki aklım olsa Real Sociedad’ta daha fazla kalmak isterdim, ya da hiç gitmezdim. Şu var, evli olsaydım asla dönmezdim. Çünkü futbol adına orası anormal güzel bir yer. Rahatsın, hiç kimseye bir tepki yok. 6-0 Barcelona mağlubiyetimiz var. En çok topa vuran bendim, 6 defa başlama vuruşu yaptım! Başka da topa değmedim zaten. 6-0 bir çıktık; adamlar şen şakrak, “no problem..” falan diyorlar. Biz burada 1-0 mağlup oluyoruz. Oooo.. Orada futbola spor gözüyle bakılıyor. Bir anım var, mesela. Bir gün maça gidiyorum ben, bizimkiler de burada Ali Sami Yen’e maça gidiyor. Suat, Okan, Emre, ben telefonda konuşuyoruz. Ben otobüsteyim, bunlar da otobüste. Bu fırlamalar takımın çok kötü olduğunu falan biliyorlar bir de alışamadığımı. “Hadi, bir devre oyna da gel” dediler. Yemin ediyorum; 2-1 galibiz. Penaltıdan ben bir gol attım. Bir tane arkadaş da frikikten gol attı. 40. dakika resmen sicim yağıyor, bardaktan boşalırcasına. Top gitmez oldu. 45. dakikada tatil oldu maç? Dönüşüm de o oldu benim. O gün gittim, bir daha da dönmedim zaten.

Antrenörlük, teknik heyetlik çok zor. Bu işte en güzel futbolculukmuş. Sırf kendinden sorumlusun. Şimdi geliyorsun yirmi beş tane adamla uğraşıyorsun. Oynatsan problem, oynatmasan problem. Bir de ben futbolcuların ne düşündüğünü beş dakika önceden biliyorum, yürüyüşünden anlıyorum adamı. Bakışından, duruşundan anlıyorsun adamı. İnsanla uğraşmak kadar zor bir şey yokmuş. Şimdi ben hak veriyorum antrenörlerimize. Yapar mıyım, bilmiyorum. Şu an tam karar vermiş değilim.

Manchester’a attığım hatırlanır hep ama benim en keyif alığım gol; Rosenborg maçında attığım gol. 18 içinde vurur gibi yaptım. Lap bacak arasını bıraktım. Kaleci çıktı, kaleciyi dipledim, gol oldu. Baktığınız zaman güzel gollerimden bir tanesi de Bursa golü, solla attığım..

Fatih Terim döneminde sürekli oyundan ilk çıkan futbolcu oluyordum. Dakikalar yetmişi gösterirken tabela kalkar ve oyundan çıkardım. Bir maça başladık ve ilk yarıda iki gol attım, maç koptu. Sahanın içinde Okan, Suat gibi oyuncularla ilk kim çıkacak muhabbetine başladık ve iddiaya girdik, oyundan ilk çıkan diğerlerine yemek ısmarlayacak yahut bir şeyler alacak...
İki gol attığım için bu sefer ilk ben çıkmam diye düşünüyorum derken dakika yetmişe geliyor ve tabela kalkıyor, oyundan çıkıyorum. Oyundan çıkarken Okan-Suat falan gülüyor, benim suratım bir karış. Fatih hoca yüzümü görünce; oğlum niye trip yapıyorsun? diye sordu, hocam öbür maçları anladım da bu maçta iki gol attım erkenden çıkarmazsın sanıyordum, diye cevap verdim. Fatih hoca; " evladım, Suat işaret etti, hocam Arif sakatlandı, ağrısı var dedi, ondan değiştirdim..." orada bile yemişler beni..."

18 Ekim 2010 Pazartesi

HAYATIMIN FİLMLERİ #49.The Others#

Listemi sondan başa doğru sıralamaya, 49. sıradan devam ediyorum.
Filmimiz; 50. sıradaki "Enemy at the Gates" gibi yine 2001 yapımı bir film ve yine 2.dünya savaşı zamanında geçiyor.


49. The Others (2001)
Yönetmen: Alejandro Amenábar
Oyuncular: Nicole Kidman
Imdb notu: 7.8

Altıncı His gösterimden kalkalı henüz iki yıl olmuştu ama yarattığı etki bir nebze olsun azalmamıştı. O filmdeki dahiyane fikir pek çoklarına ilham verdi ama Altıncı His'ten sonra çekilen hiç bir film "The Others" kadar onun yaratacılığına yaklaşamadı.

The Others, izledikten sonra bir kez daha izlemenin şart olduğu filmlerin başında geliyor.
Film ve özellikle senaryo hakkında ne kadar az şey bilerek izlerseniz o kadar iyi. Ayrıca ismi kendisine en fazla yakışan filmlerden biride budur sanırım.

Filmde kan yok, vahşet yok, küfür yok, sex yok, şiddet yok ama olması gereken herşey. Gerilim var, korku var, huzursuzluk var ve birde Nicole Kidman 'ın muhteşem mimikleri var.

Karanlık, soğuk ve atmosferi çok yoğun bir film. Ses efektleri, ışık kullanımı, gölgeler, çekimler ve tabii ki büyük bir sürprize sahip olan zekice yazılmış senaryo, takdir edilmesi gereken yönleri. Kimilerine göre ağır ilerliyor gibi gelebilir ancak bunun bir sebebi var. Korku filmlerinin giderek sıradanlaştığı bu zamanlarda The Others gibi eski usül ve etkili gerilim filmlerine her zamankinden çok ihtiyaç var.

Nicole Kidman çekimlere başladıktan bir süre sonra filmin altından kalkamayacağını söyleyerek ayrılmak istemiş... ''Gözlerimde yıldızlar, aklımda ise sadece aşk hikayelerinde oynayıp mutlu olmak vardı. Bu film yaşamımı etkiledi'' demiş... Bir izleyici olarak yaşamımı etkilemedi belki ama hayatımın filmleri listesine 49. sıradan da olsa adını yazdırmayı başardı...

”Bu ev bir gemiye benzer. Işığın su gibi içeri girmesini engellemek için kapıları ve perdeleri sürekli kapalı tutmalıyız!”
Önceki Filmler:50.Enemy at the Gates

17 Ekim 2010 Pazar

RİJKAARD GİDER TERİM GELİR


GALATASARAY:2 - ANKARAGÜCÜ:4 (Baros(2))

İlk 2 maçını kaybet taraftarını delirt, sonra 4 maç üstüste kazan acaba mı dedirt, yine 2 maç kaybet... Bir ileri iki geri elde var sıfır! Olmuyor işte olmuyor ve olmayacakta.. Rijkaard inadının bir anlamı kalmadı artık arkadaşlar. İkinci başkan Mehmet Helvacı'nın maç sonu açıklamalarından anladığım; tazminatta anlaşabilirlerse Rijkaard defteri kapanıyor. Haftaya da rakip Fenerbahçe. Gün ola harman ola bekleyip görelim. İçimden bir ses üçüncü Terim dönemi yakındır hazırla kendini diyor. İlki efsanevi, ikincisi rezaletti. Üçüncüsü nasıl olur bilmem ama açık konuşmak gerekirse bizim olayda Fener'in Daum devirdaimine benzer.

Maç öncesi yazısında "Arda'nın yokluğunda tüm yük Kewell'ın omuzlarında olacak. Misimoviç hala kafayı toparlayamadığı için orta sahada güvenebileceğimiz tek adam Kewell yine!" yazmıştım. Son antrenmanda Kewell'ın sakatlandığı haberini alınca yıkıldım adeta. İki farkla kazanırız dediğim maçı Kewell olmayınca iki farklı kaybettik..
Arda-Baros-Kewell. Bu üçünden biri yoksa takım sallanıyor, şansı varsa kazanıyor fakat herhangi ikisinin olmadığı hiçbir maçı Galatasaray rakip kim olursa olsun kazanamıyor.

Rijkaard, Sabri dönünce formda Serkan'ı kesmektense, Sabri ile ikisini arkalı önlü oynatıp Pino'yu sola çekmeyi tercih etti. Sabri bek başlasa Pino sağda, Aydın solda başlayacaktı ki eminim bugünkünden daha iyi olmayacaktı. Bence bugün Pino'nun en iyi maçıydı ama onun en iyi maçında yaptıklarını, Keita en kötü maçında fazlasıyla yapıyordu. Kıyaslamayacağım artık bu iki adamı diyorum ama insan dayanamıyor..

Misimoviç hayalet gibi dolanmaya devam ediyor. Çıkarken taraftardan haklı olarak büyük tepki aldı. Bu maça kadar fizik olarak hazır olmadığını düşünüyordum ama tek problem bu değil. (Oyundan çıkarken Ayhan'la beraber en çok koşan iki Galatasaray'lıdan biriydi) Yanındakilerle anlaşamıyor, pası atıyor kaçıyor top gelmiyor, Pino'nun önüne topu yuvarlıyor bir bakıyor Pino tam terse hareketlenmiş, Sarp'la verkaç yapmaya kalkıyor ki imkansız.

Yediğimiz ilk üç gol birbirinin aynısı. Ne akla hizmet bilmem ama ilk kez beraber oynayan defansı çok önde kurmaya kalktık ve ağır stoperlerimizin arasına atılan tüm toplar kalemizde tehlike oldu. Bu şekilde oynayabilmek için hem uyumlu hem hızlı düşünen bir ikili ve hücuma kalktığında kolay top kaybetmeyen orta saha elemanları gerekir. Bizde Neill dışında bu tip hiçkimse yok. Beşiktaş'ta aynı dertten muzdarip ve Sivok dönmeden onlarında bu sorunu düzelecek gibi görünmüyor. (Ferrari denktir Servet)

Milan Baros! Ne denir ki böyle bir adama..
Tek başına yenilgiye isyan etti, arkasındaki üç benzemezden hiç destek alamayınca sağa sola koşturmaktan perişan oldu, son beş dakika adaleleri artık kaldırmadı, çıkarken gözleri dolu doluydu. Onunla beraber binlerce Galatasaray'lının da gözleri dolmuştur sanırım.
Umarım Fener maçında oynamasına engel bir sakatlığı yoktur.

16 Ekim 2010 Cumartesi

SPOR TARİHİNİN EN BÜYÜK 10 AYARI

Nuri'nin Podolski'ye verdiği muhteşem ayarı görmüşsünüzdür. Bu tip müthiş "kapak" lara spor aleminde çok sık rastlamıyoruz ama iyisine şahit olmak çok zevkli oluyor hakikaten :)

Ben aklıma geldiği kadarıyla "sözle" verilmiş en iyi 10 ayarı seçip sıraladım.
Umarım beğenirsiniz:



10- Zlatan İbrahimoviç

“Onun topla yaptıklarını ben portakalla yaparım.”
(Kendisi hakkında ben ondan daha iyiyim tarzı bir açıklama yapan Carew için söylüyor)



9- Sergen Yalçın
"Hasan Şaş yıldızsa ben kuyruklu yıldızım"
(2002-2003, Hasan Şaş'ın en iyi zamanları. Medyada deli gibi Sergen'le kıyaslamalar var. Ve konu en son Sergen'e soruluyor. Verdiği cevap net)



8- Mike Tyson

"Yumruğu yiyene kadar herkesin bir fikri vardır"

(Kendisine meydan okuyan, medyada defalarca onu çok kötü döveceğini söyleyen rakibini nakavt ettikten sonra canlı yayında..)



7- Bill Shankly (Liverpool'un efsane teknik direktörü)

"İngiltere'de 2 büyük takım vardır. 1:Liverpool, 2:Liverpool genç takımı."
(Bir Everton maçı öncesi gazeteciye derbinin önemini yorumlarken...)



6- George Best

"Sol ayağı zayıf, kafa vuruşları sıfır, savunma yapamıyor, fazla da gol atmıyor. Onun dışında fena değil."

(Bir röportajında, kendisiyle kıyaslanan David Beckham için söyledikleri)



5- Pele

"Arjantin halkı önce kendi aralarındaki en iyiyi belirlesin, o arkadaşta gidip 1000 gol atsın, sonra gelsin hangimiz daha iyi tartışalım."
(Messi mi daha iyi, siz mi? sorusunu cevaplıyor)



4- Metin Tekin
"Hocam sahanıza geçin de başlayalım"
(80'li yılların sonlarında bir Beşiktaş-Boluspor maçı. Hakem iki penaltılarını vermez üzerine rakibe haksız bir de penaltı çalar. Boluspor golü atar. Metin Tekin santrayı yapmaz bekler. Hakem düdüğü bir daha çalar ama Metin hala topa dokunmaz. Hakem, "Metin neden başlamıyorsun, bak kart çıkartırım" der. Metin kapağı bırakır:) )



3- Muhammed Ali
"Siz Hitler ile aynı dini paylaşan bir mensup olarak ne hissediyorsanız aynısını."
("CNN'in Hıristiyan muhabirinin, ikiz kuleler olayından sonra "bu dehşetin meydana gelmesine sebep olan teröristlerle aynı dinin mensubu olarak neler hissediyosunuz?" şeklindeki art niyet kokan sorusuna cevap olarak)



2- Jose Mourinho
"Jokey olmak için önce at mı olmak gerekir?"
(Bologna teknik direktörü Mihajloviç'in, "Mourinho ile futbol konuşmam. Futbol oynamamış birinin bazı şeyleri anlamasını beklememek lazım" sözlerine kendi stilinde cevap veriyor)




1- Michael Jordan

"Çünkü dörtlük diye birşey yok!"
(Bir maç sonrası sunucunun "Neden bu kadar çok üçlük deniyorsunuz?" sorusunu cevaplıyor.)

BEŞİKTAŞ:2 - MANİSASPOR:3


* Manisaspor ikinci devide deplasmanda üç gol tarifesiyle avladı. Hem oynadıkları futbol hem de hücumcularının kalitesiyle Karabükspor ve Manisaspor bu senenin flaş ekipleri.

* Trabzon maçından sonra Tabata için "hep birşey eksik bu adamda çözemiyorum" yazmıştım. Bu sefer de komple eksikti. Fazladan iş yapma, göze girme sevdası bitiriyor onu. Basit oynasa yapacağı katkıyı da yapamıyor böyle olunca. Eminim çoğu Beşiktaşlı'nın aklında şu soru vardır şimdi: "Acaba giden Delgado değilde o mu olmalıydı?"

* Beşiktaş üstüste ikinci mağlubiyeti aldı. Üç büyüklerin en sorunsuz takımında da bu skordan sonra kazan kaynamaya başlayacaktır. Arda'sız Galatasaray ve Quaresma-Guti'siz Beşiktaş'ın düştüğü halleri gördük. Bakalım yarın Alex'siz Fenerbahçe nasıl oynayacak?

* Çıkan onbire bakıyorum da göbekte Fink, Necip, Ernst önlerinde serbest adam Tabata ve ilerde çift forvet Bobo-Nobre. E doğal olarak kanattan gelişen atak sayısı sıfır. Orta sahada top kaybı artı sonsuz. Çift forvet oynanmasını eleştirmiyorum ama dörtlü orta saha bu şekilde dizildiğinde ileri ikiliye topun geçmesi hayal.

* Quaresma ve Guti'nin yokluğunda takım çok sıradanlaşıyor, geçen seneden hiçbir farkı kalmıyor. O zaman her fırsatta Mustafa Denizli'ye giydirip, Schuster'i yere göğe sığdıramayanların sözleride biraz anlamsız kalıyor. Sen Guti ve Q7 'yi Denizli'ye verseydin o yine sana o topu mu oynatırdı? Soru bu.

ANKARAGÜCÜ MAÇI ÖNCESİ

*Arda'nın yokluğunda tüm yük Kewell'ın omuzlarında olacak. Misimoviç hala kafayı toparlayamadığı için orta sahada güvenebileceğimiz tek adam Kewell yine!

*Baros iyileşti, süper bir haber bu.. Yokluğunda forvete çekilen Kewell'ın etkinliği de azalıyordu. Orta sahada Kewell, forvette Baros'un olduğu bir takımda kalan 9 adam kim olursa olsun, her zaman bir umut oluyor insanın içinde.

*Ankaragücü, geçen sene bizi rüyadan uyandıran takımdı. İlk 7 hafta da 6 galibiyet, 1 beraberlik almış fırtına gibi esen takımı, 0-3 'le hezimete uğratmışlardı ki bir dahada iflah olmamıştık zaten.

*Bu maç açıklığa kavuşacak önemli bir soru işareti de var, Servet'in durumu! Gökhan ve Neill sakat. Stoperlerden biri banko Hakan olacaktır. (Bu fikri hiç tasvip etmesemde Rijkaard'ın böyle bir fantazisi olduğunu biliyoruz.) Hakan'ın yanı için ise sadece iki alternatif var: Ali Turan ve Servet. Bu yokluğa rağmen yarın sahaya çıkan kişi Ali Turan olursa, tüm Galatasaray'lılar dua etmeye başlayabilir. Sakın maskesi var bilmem ne diye bahanelerin ardına saklanmasın kimse, değil maskeyle oynamak, Servet sedyede bile Ali Turan'dan daha iyi oynar!!

*Rijkaard, milli maçların ardından kötü sonuçlar aldıklarına değinmiş ve çok dikkatli olmaları gerektiğini söylemiş. Ben tv başında çok dikkatli olacağıma söz veriyorum da umarım herkes hocayı adam gibi dinlemiştir.

*Bir Serdar Özkan vardı ne oldu ona bilen var mı? Bugün maçın ilerleyen dakikalarında Aydın yerine onun şans bulmasını tercih ederim şahsen. Antremanlarda iyi çalışmıyor falan olabilir bilmiyorum ama hazırlık maçlarında full oynayan adama, ligin ilk maçından sonra hiç süre vermemek çokta doğru gelmiyor bana. Sahada bir kaç maç görelim, hakikaten sallanıyorsa gönderirsin paf takıma artık orada mı çekirdek yer, devre arası Bank Asya'ya mı gider, orasını kendisi bilir.

Tahmini 11'im: Ufuk-Insua-Hakan-Servet-Sabri-Ayhan-Barış-Kewell-Misimoviç-Pino-Baros
Skor tahminim: Galatasaray iki farkla kazanır.

14 Ekim 2010 Perşembe

Kadro dışı bıra.. Affettim affettim!


Her yönüyle saçma sapan bir olaylar zinciri...

Ertuğrul hoca milli maç arası nedeniyle, Bursaspor'lu futbolculara 2 gün izin veriyor.

Arda'nın yokluğunda, kişisel yeteneğiyle kanattan pozisyon yaratabilecek tek adam, milli kadroya seçilmediği için, oda 2 gün izinli haliyle.
İlk ve en büyük saçmalıkta bu aslında ya neyse...

Sonra Volkan kardeş, kimseye haber vermeden Amerika (!) 'ya sevgilisinin yanına gidiyor. Bursa-İstanbul : 3-4 saat, Türkiye-Amerika: 11-12 saat, yani gidiş dönüş toplam 30 saat! Aksilik şu ki iki gün ise sadece 48 saat!

Haliyle de Volkan, Flash olmadığı için 1 gün gecikmeyle takıma katılabiliyor ve (benim düşüncem yüklü bir para cezası alması gerekirken) kadro dışı bırakılıyor!

Kendini savunmak için; söz, nişan tarzı bir durumum vardı diyor! (Açık açık söylesem, ne para takardınız, ne izin verirdiniz, bende gizli yaptım diyor yani)

Hafta sonu Karabük maçı var diye, kadro dışı bırakıldıktan 2 gün sonra da affediliyor! (Yahu neden bırakmıştınız, neden affettiniz? Tek ayak üstünde bekleme cezası değil ki bu, ilköğretim talebesi gibi..)

Böyle bir hikayeye de şöyle bir son bekliyor insan haliyle; Volkan haftasonu ilk 11 başlıyor, golünü yazıyor, koşup koşup Ertuğrul hocasına sarılıyor, sevgilisi seyircilerin arasından kalabalığı yara yara aşağı yanlarına iniyor, Ertuğrul hoca da nikahı kıyıyor!

-MUTLU SON-

13 Ekim 2010 Çarşamba

Şaklabanlık Bedava

Hadi diyelim Arda fazla seksten sakatlandı da senin kafana ne oldu?
Neden normal bir insan gibi düşünemiyorsun?

Galatasaray kulübüde adam yerine koyup resmi siteden açıklama yapmış.
Zaten resmi sitedeki üç haberden biri kesin "zorunlu açıklama".
Her kabzımalla muhatap olun illa...

12 Ekim 2010 Salı

YAZIKLAR OLSUN!


Almanya'nın ardından Azerbaycan'a da futbolun "f" sini oynamadan yenildik...

Herkesin canı burnunda, az önce gördüm Hiddink'in ise ağzı kulaklarında..

Emre bey de maçtan sonra çıkmış "2012 'den sonra milli takımı bırakabilirim, ailemle bir konuşayım da döncem ben size" falan diyor. Yaa güzel kardeşim şimdi bunun zamanı mı? Neyin peşindesin? Bırak veya bırakma, bu maçtan sonra ne düşünerek böyle bir açıklama yapıyorsun veya hiç mi düşünmeden konuşuyorsun? Anlayamıyorum arkadaş bu kadar mı cahilsin, işin kötüsü takımda top oynamaya çalışan üç beş adamdan birisin sen... Hatta geri alıyorum, Hamit'le beraber iki adamdan birisin. Takım Azerbaycan'a pozisyona giremeden yenilmiş, ben burda yarım saattir sana kösüyorum düşünün işte açıklamanın zamanlamasını..

Bu takım iyi çalıştırılmıyor, arkadaşlık sıfır, hiçkimse diğerini önemsemiyor. Hiddink futbolcuları tanımıyor. Son 1 haftada Sabri hayatında ilk kez sol bek, Hamit hayatında ilk kez sol açık oynadı.

Ben Tuncay'ı daha önce hiç bu kadar kilolu görmedim. Pek sayın hocam görmüyor musun adamın halini, neden illa Nihat, neden illa Tuncay? Mevlüt nerde? Can düşmanın mı Mevlüt senin? Volkan neden yok? Kendi takımında oynuyor diye mi? Koskoca milli takım, Arda oynamazsa bir tane bile pozisyona giremeyecek mi?

Dünyanın en çok para kazanan 3. teknik direktörü bu kadar pasif olmamalı! Neden Almanya 'ya yenildiniz demiyorum, diyemem ama kadrodakilerin hepsi neden kendi takımlarında oynamayan adamlar? Gökdeniz Karadeniz, Kazım Kazım'dan daha mı kötü futbolcu?

11 Ekim 2010 Pazartesi

HAYATIMIN FİLMLERİ #50.Enemy at the Gates#


Blogu yazmaya başladığımda ağırlık futbol olur ama bol bol sinema ve satrançta yazarım diye düşünmüştüm. Futbol aldı başını gitti de diğer ikisi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Bende bari fırsat buldukça, en sevdiğim filmlerle ilgili birkaç şey karalayayım da en azından kendimi o şekilde tatmin edeyim diye düşündüm.
Hemen belirtiyim bu, dün oluşturduğum bir liste değil. Çok uzun zamandır böyle bir listem vardı ve yeri geldikçe hep güncelledim, doğru sıralamayı yapmak için çok uğraştım.
Filmleri; güzelliğine veya sinema tarihindeki önemine göre vs. değil, tamamen benim onlara duyduğum sevginin çokluğuna göre sıraladığımın altını çizeyim ve 50 numaradan geriye doğru sıralamaya başlayayım. (Haftada bir tane gibi yazmayı planlıyorum ama dur bakalım...)
50. Enemy at the Gates (2001)
Yönetmen: Jean-Jacques Annaud
Oyuncular: Jude Law, Ed Harris
Imdb notu: 7.4

Rus ve Nazi askerleri arasında geçen büyük Stalingrad savaşını konu alan filmimiz Almanya'da çekilmiş. Ana hikaye, iki milyon kişinin öldüğü Stalingrad savaşı olabilir ama biz aslında, Rus keskin nişancı Vassili Zaitsev ile Alman keskin nişancı Binbaşı Konigtek arasındaki mücadeleyi seyrediyoruz. Tam bu esnada, izlemeyenler için, filmden sonra derin bir counter strike oynama isteği duyacağınızı not düşelim :)

Filmde savaşın kasvetini yansıtan gri ve mavi tonlar hakim. Jude Law her zamanki gibi mükemmel. Bu seferde Ed Harris gibi bir ustanın önünde ezilmiyor ve bu ikili harika birer oyunculuk sergiliyorlar.

Askerlerin Stalingrad limanına çıktığı sahnede, teçhizat yetersizliği nedeniyle, bir askere silah, bir askere mermi, şeklinde yapılan dağıtımda, bizim sniper'a mermi denk gelmesi sonucu cesetlerin arasında fellik fellik "tüfek, bana bir tüfek lazım" şeklinde aranması filmde en sevdiğim sahne! Ayrıca filmin, sinema tarihinin, en zor şartlarda gerçekleşen, sevişme sahnelerinden birini içerdiğini de belirteyim:) Filmde hoş birde sürpriz var, küçük bir rolde Birol Ünel oynuyor.
Araya sıkıştırılmaya çalışılmış aşk hikayesinin zorlamalığı ve yaşattığı beklentiye göre çok sönük kalan finali filmin eksi yanları.

Çok fazla savaş filmi sevmeyen biri olarak listemdeki iki üç savaş filminden biri olan bu film beni oldukça etkilemişti.

10 Ekim 2010 Pazar

SPARTACUS YENİ LOST OLUR MU ?



Lost'u bitirdiğimden beri yeni bir diziye başlamamıştım. Hem pek zaman yoktu, hemde beni Lost gibi, koltuğun başına saatlerce çivileyebilmeye aday dizi yoktu. Sadece bir ara "The Pacific" e başlamaya niyetlendim ama sarmadı oda.

Son zamanlarda herkesin dilinde bir "Spartacus Blood and Sand" lafı dolanmaya başlayınca bir şansta ona tanımaya niyetlendim ve bu hafta sonu "Spartacus Weekend" düzenledim. Dün ilk 10 bölümü bir oturuşta izledim. Gerçekten çok sürükleyici bir dizi. Dövüş sahneleri, efektler filan harika. Yalnız izlemeye niyetlenen arkadaşları uyarayım, çok fazla kan ve cinsellik içeren sahne var. Kanlı sahnelerin etkileyiciliğini arttırmak için tüm renkler soluk kullanılmış ama kan kırmızısı çok cırtlak, buda diziyi izleyenlere çizgi roman, bilgisayar oyunu karışımı bir tat veriyor.
Dizi, güzel bir solukta izleniyor falan ama hiçbir zaman Lost'un yerini tutamaz bence. Spartacus, belki görüntü kalitesi olarak daha iyi olabilir ama senaryosu ve karakterleriyle Lost fark atıyor.

Birde kötü haber var maalesef diziden, henüz ilk sezonu yeni tamamlandı ama belkide 2. sezon hiç başlamayacak. Başroldeki Andy Whitfield kanser! Önce Dexter bu hastalığa yakalandı şimdi de Spartacus... Dizi aleminde bu aralar bir uğursuzluk var. Allah şifa versin bu arkadaşlara..

7 Ekim 2010 Perşembe

Almanya Maçı Öncesi


Grubumuzun en güçlü takımına deplasmana gidiyoruz, yani gruptaki en zor maçımız.

Arda'nın olmamasının sıkıntısı çok büyük ama Almanya'da Schweinsteiger'in yokluğunu mutlaka hissedecektir. Sonuçta Schweinsteiger, oynadıkları takım oyununun kilit oyuncusu idi.

Bir takım, hücum hattında oynayan tehlikeli yıldızları varsa iyi bir hücum takımı olarak anılabilir. (Arjantin,Real Madrid,Beşiktaş 2010 vs.) Yada çok sağlam iki stopere sahiptir ve önlerinde defansif ikinci bir hat daha kuran çok koşan, bozucu önliberoları vardır bu kez de iyi bir savunma takımı olabilir. (Uruguay,Inter,Beşiktaş 2003,Bursaspor vs.)

Fakat bu ikisinden de zor olan, hem hücum hem savunmayı dengeli olarak iyi yapabilen, "takım oyunu" oynayabilen bir takım kurmaktır ki zaten bunu başarabilen takım sayısıda inanılmaz azdır. (İspanya,Almanya,Barcelona,Galatasaray 2000 bilindik örneklerimiz)

Bu takımlarda ise taş stoperler veya top cambazı hücumcu süperstarlardan öte başkaları ön plandadır. Bu takımlara o futbolu orta sahadaki "çift yönlü" oyuncular oynatır.

Geçtiğimiz dünya kupasında bu işi en iyi yapabilen iki takım İspanya ve Almanya'ydı. İspanya, Xavi, Iniesta ve Fabregas gibi çok hızlı pas yapabilen, teknik ve kısa boylu oyunculara sahipken, Almanya benzer işi Schweinsteiger ve Khedira gibi çok daha kuvvetli, uzun boylu adamlarla becerebiliyordu.

İlk söylediğimize dönersek; Schweinsteiger yokken panzerlerin takım oyunu bir dereceye kadar sekteye uğrayıp, Podolski ve Mesut'un bireysel becerisine kalabilirler ama biz daha kendi adımıza bu tip şeyleri konuşabilecek durumda bile değiliz. Zaten takım oyunu oynayabilmek falan bir yana, kötü oynarken ayağına bakabileceğimiz tek adamımız Arda'da yok!


Tahmini 11'im: Volkan-İsmail-Servet-Ömer-Gökhan-Emre-Aurelio-Nuri-Hamit-Tuncay-Mevlüt

Sonuç tahminim: Maalesef 1-0 veya 2-1 kaybedeceğimizi düşünüyorum.

KEWELL - YALIN BENZERLİĞİ

Daha önce dikkatimi çekmemişti. Kewell'ın bu fotoğrafını gördüğüm an kıvılcım çaktı :)
Yalın'ıda çok severim zaten...




Dün hayat durdu benim için
Sanki bugün herşey farklı
Sanki bu ev benim değil
Bu nefes bana zararlı
Alışmaya çalışmak diye birşey yok
Alışmak zorundayım
Üzülmemek diye birşey yok
Üzülmem gerek

5 Ekim 2010 Salı

ARDA TURAN RÖPORTAJI


Galatasaray dergisi ekim sayısında Arda ile güzel bir röportaj yapmış. İlginç buduğum kısımları sizin için derledim;

Hayallerimin olduğu yerdeyim

*Maç bittiğinde herkes kendine şunu sormalı... "Ben bugün skora etki edecek ne yaptım?"
*İngiltere ligi belki bana daha çok uyabilir ama ben iyi futbolcuyum her ülkede her takımda oynarım.
*Bence şu an dünya üzerindeki herhangi bir futbolcu Messi ile kıyaslanamaz. Çok farklı bir oyuncu.
*Şut konusunda özel çalışmalar yapıyorum. Pozisyondan eminsem iyi şutlar atıyorum. Artık toplara daha iyi vurduğumu düşünüyorum bu yüzden. Arkadaşlarım müsait durumdayken, benden daha başarılı şut atan başka bir arkadaşıma topu bırakırım her zaman. Örneğin Kewell boştaysa,ona atarım topu, çünkü bilirim ki onun şutu daha etkili olacaktır.
*Kewell, Neill ve Elano'ya hayranım. (Baros'u unuttu kaptan:))
*Karakterli futbolcular tribünden ıslığı yediğinde topu ayağına alabilen, zor günlerde ayakta kalabilen futbolculardır. Bülent Korkmaz ve Ayhan Akman'a burdan çok teşekkür ediyorum, bana bu konuda çok yardımcı oldular.
*Ben duygularıyla yaşayan bir insanım. Buradan gittikten sonra da burayı seveceğim. İçimde olanı saklayamam, ne yapayım ben bu kulübü seviyorum.
*Eskişehirspor maçından sonra bu galibiyet şampiyonluk için atılan bir adımdı demiştim. Ben inanıyorum sonuna kadar gidip şampiyon olacağız!


Benim notum: Tamda bugün kasığındaki sakatlığın nüksettiği, 6 hafta sahalardan uzak kalacağı haberleri falan çıktı medyada :(
Milli takım doktoru az önce "henüz kesinleşmiş birşey yok, birkaç gün içinde Almanya maçında oynayıp oynamayacağı netleşir" dedi.
Umarım o derece ciddi bir sakatlık değildir, Almanya önünde milli takımda ona çok ihtiyacımız var o ayrı ama Galatasaray'ın Arda'sız 4-5 maç daha oynayacak tahammülü ise hiç yok!

3 Ekim 2010 Pazar

TRABZONSPOR:1 - BEŞİKTAŞ:0


*Quaresma'sız Beşiktaşın kazanabileceğini düşünmüyordum.
*Schuster'in 6 yabancı sınırına Bobo'yu takıp, Nobre ile başlamasını anlayamıyorum.
*Rapid Wien maçında da, gol atmasına rağmen, egoistliğiyle taraftarı çıldırtan Holosko bugünde sahanın en kötülerindendi.
*Engin Baytar ve Burak Yılmaz gibi iki deli danadan maksimum verim almayı başarabilen Şenol hocaya saygılarımı sunuyorum.
*Selçuk İnan tam ihtiyacımız olan adam, sözleşmesi de sezon sonunda bitiyor. Devre arası üç beş bişey verilip alınırsa orta sahamızda çok iş görür.
*Tabata.. Kötü de oynamıyor ama hep birşey eksik bu adamda çözemiyorum..
*Beşiktaş maçı çevirebilseydi, Yattara-Ceyhun değişikliği yüzünden Şenol Güneş şimdi yerden yere vuruluyordu.


Aşağıdaki yazıyı EkşiBeşiktaş'ta gördüm ve bayıldım kısmen aktarıyorum:

Nobre'nin sırtı dönük oyun anlayışını şöyle özetleyebiliriz:

(d = Nobre ile rakip oyuncu arasındaki mesafe. (metre cinsinden))

1) d=0 Hiç düşünmeden en yakınında gördüğün Beşiktaşlıya pas ver.
2) d>0 Fazladan iş yapmaya yelten, yapama, topu kaybet.

Holosko'nun oyun anlayışı daha basit:

(p = topa sahiplik (binary değişken))

1) p=1 En yakın rakibin pozisyonunu belirle ve içinden geçmeye çalış.
2) p=0 Topla buluşmak için topa doğru koşu yap, p=1 halinde ilk maddeye dön.

Hal böyleyken, Nobre - Holosko partnerliğinden bir numara çıkmıyor. Beşiktaş'ın hücum anlamında en kafası kesilmiş tavuk olduğu maç buydu (CSKA maçından beterdi durum).


Djiehoua: Futbol Canavarı


Güçlü futbolcu iyidir, hoştur ama bu ne be arkadaş..

Serge Pacome Djiheoua...
Gerçekten hayretle izliyorum onu. İlk kez 2 sene önce Antalyaspor'un bir maç özetinde gördüm onu, kamera yakın çekim yaptığında bir baktım ki baldırları yanındaki rakip futbolcunun beli kadar! Dev gibi bir adam futbol oynuyordu, hatta o maç golde atmıştı. Böyle bir vücutla profesyonel futbol oynanabileceğine inanamamıştım.

Korkunç görünüşüne rağmen bir o kadar da sempatik bir adam Djiehoua. Maçlarda sürekli gülerken görebilirsiniz onu. Fiziki görünümü, futbolundan daha çok konuşuldu hep. Bir BJK maçında kendine sarı kart gösteren hakeme sarılmıştı da, hakemin suratındaki ifadeyi unutamıyorum :)

“Türkiye ve Antalya’da olmaktan dolayı çok mutluyum, çok sert bir görüntüm var, bunu biliyorum. Ancak bunun altında şeker gibi çocuk ruhlu bir adam yatıyor. Maalesef dış görüntüm insanları yanıltabilir. Zamanla insanlar bana alışacak. Hayatımda futboldan başka bir şey yok adeta futbola aşığım. Evliyim ve çocuğum yok. Antalya’da evden idmana, idmandan da maça... Başka bir hayatım yok..."



Bana çarpan düşüyor

“İlk zamanlar hakemleri anlamakta güçlük çekiyordum ve bu yüzden çok sık kartla cezalandırıldım. Ancak artık onları da tanıdım ve ona göre hareket ediyorum. Haksızlığa tahammül edemiyorum. O yüzden bazen isyan etmişliğim de oluyor, maç sırasında. Özellikle ikili mücadelelerde rakiplerime hiç müdahalede bulunmadığım halde bana çarpan düşüyor ve hakem de faul verince sinirleniyorum."

"Futbol oynayacaksan güçlü olacaksın. Zaman zaman rakip takımın taraftarlarından çok tepki alıyorum ve ben de karşılık veriyorum, ama tepkim sportmenliğin dışına çıkmaz, taraftarların da hoşuna gider. İlerleyen yıllarda beni daha çok seveceklerine inanıyorum. Çünkü hiçbir art niyetim yok.”

"Türkiye’de çekindiğim ve korktuğum herhangi bir defans oyuncusu yok, kimseden korkmam. Ama Alex ve Arda’nın futbolunu çok beğeniyorum. Ayrıca Türkiye’nin her takımında oynayacak yeteneği de kendimde görüyorum.”
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...