31 Ekim 2012 Çarşamba

GSTV - Sessiz Sinema


GSTV müthiş bir fikir bulmuş:) Bu tarz programlar kesinlikle çoğalmalı, futbolcuları sadece maç sonunda "önümüzdeki maçlara bakacağız" derken duyan, tek işi futbol oynamak olan robotlar sananlara, onların da senin benim gibi insan olduğunu hatırlatacak, empati kurmasını sağlayacak bir program. Devamı gelmeli ama yıllar önceki televole zamanlarına dönmeden, işin b.kunu çıkarmadan tabi.

Hayranı olduğun futbolcuların o hallerini görmenin, birlikte eğlenmelerini izlemenin zevki de ayrı. Mesela Burak'ın her kaçırdığı golden sonra yüzünde oluşan aşırı şaşkın ifadesini anlattığı film bilinmediğinde suratında tekrar görmek, Selçuk'un her zamanki soğukkanlı duruşunu sürdürmesi, Emre'nin fırlamalıkları... Satrancı da ortaya süs olarak koymuşlar ama yine de güzel. :)

Futbolcular iki takıma ayrılmış, 90 saniye içinde kendi takımlarına filmi anlatıyorlar.
Bir takım Umut-Emre-Sercan, diğer takım Burak-Selçuk-Semih 'ten oluşuyor. 
Konuk yarışmacı Engin Baytar, jüri koltuğunda da Hasan Şaş ve Ümit Davala.

Programdan dikkatimi çeken bazı anlar:

* Emre'nin kafası çalışmıyor bundan büyük futbolcu olmaz yazınca kızıyorsunuz ama daha dakika bir gol bir. Emre ilk anlatıcı, arkadaşları "yerli mi yabancı mı?" diye soruyor Emre'nin cevabı: "Ne farkeder abi burda Türkçe yazıyor sonuçta"  :) 

* "Maradona Tanrı'nın eli" anlatılırken anlatan topa vurur gibi yaptığında ortamdan Alex seslerinin yükselmesi :)

* Selçuk'un "Baba" filmini anlatırken kendi babasını taklit etmesi ve Burak'ın tanıyıp filmi bilmesi arkadaşlıklarının boyutunu tekrar gösteriyor.

* Umut "Aslan Kral" 'ın ikinci kelimesini anlatırken Burak'ı gösterince, Burak'ın rakip oldukları için "beni gösterme lann" diye bağırmasına yarıldım :)

* Hasan Şaş jüri olmasına rağmen yarışmacıların hepsinden fazla konuşuyor her zamanki gibi, yarışmadan önce akıl veriyor; "Deliyi anlatıyorsun mesela ne yaparsın? Engin'i göstereceksin hemen" :) Kolay bulduğu bir filmden önce yarışanları uyarıyor:  "Bunu bilemezseniz kendinize kulüp bulun." 

* Futbolcularımızın sinema kültürü bayağı zayıfmış yalnız bu arada onu da anlamış olduk. "Rüzgar gibi geçti" anlatılıyor ilk kelime "rüzgar" cepte, Burak 3. kelime olan "geçti" yi anlatmak için adamın yanından geçiyor cevap geliyor "depar!" :) Sonradan bir şekilde geçti 'yi de anlatıyor; "Rüzgar .... geçti"  ama filmi yine de bilemiyorlar ne yazık ki :)

* Durum 3-3 iken finali Engin Baytar anlatsın, bilen takım kazansın deniyor, Ümit Davala araya giriyor "o zaman sabaha kadar burdayız".

İzlemek isteyenler için programın tamamı aşağıda:

30 Ekim 2012 Salı

YABANCILARIN GÖLGESİNDE


Milli takımın çöküşünün ardından artık üzerinde ciddiyetle kafa yorulması gereken ilk konu ligimizin yerli kalitesinin düşüklüğü olmalı! Neredeyse milli kadronun tamamı Avrupa'da oynayan Türkler'den oluşuyor, Abdullah Avcı'yı eleştirirken kullanılan donelerden birisi de bizzat bu zaten. Oysa kasik Selçuk tartışması bir kenara bırakılarak lige şöyle bir bakılacak olsa ortada hiç de iç açıcı bir manzara yok. Ligimiz şu an itibariyle tamamen yabancıların kontrolünde! Bütün takımların kilit oyuncuları yabancı, golcüler, oyun kurucular, kaleciler hepsi yabancı... 

Özellikle yerli santraforların nesli tamamen tükenmek üzere. Anadolu takımlarındaki Türk santraforlara şöyle bir bakalım;  Artık veteran sayılabilecek Karabük'ten Mehmet Yıldız, Ordu'dan Hasan Kabze ve Eskişehirspor'dan Necati Ateş sakat değillerse banko oynuyorlar.. Genç olarak ise Gaziantep'in Cenk-Muhammet ikilisi var, bir de son haftalarda Kasımpaşa'da şans bulmaya başlayan ve geçen yıl alt ligdeki üstün formunu süper lige taşıyıp taşıyamayacağı henüz şüpheli Adem Büyük var o kadar.

Geçmiş yıllarda neredeyse tüm Anadolu takımlarında bulunan, bir çırpıda aklımıza gelebilecek Cenk İşler, Okan Yılmaz, Okan Öztürk, Zafer Biryol, Cafer Aydın, Veysel Cihan, Taner Gülleri, Hasan Özer gibi takımları ile özdeşleşmiş Türk golcüler artık yok.
Atanın ve tutanın iyi olacak klişesinden gidersek şimdi bir de kalecilere bakalım...

Büyüklerdeki Volkan Demirel ve Onur Kıvrak dışında, Gençlerbirliği'nden Ramazan, Kayserispor'dan Ertuğrul, Antalyaspor'dan Hakan ve Akhisar'dan Oğuz banko oynayan Türk kalecilerimiz.. 18 takımın sadece 6'sının yani üçte birinin kalesi Türk kalecilere emanet.

Dinlemekten her zaman büyük zevk aldığım antrenör/yorumcu Önder Özen  hayatimfutbol.com 'la yaptığı söyleşide konu hakkında güzel tespitlerde bulunmuş:

"A takım teknik direktöründen beklenen o hafta işi görmesi. O hafta işi gördükten sonra ondan beklenen sonraki hafta işi görmesi. Teknik direktörlerin hayatı haftalık. Bu düşüncede olan insanlar teknik direktörler değil, yöneticilerin kredisi antrenöre bu kadar. Antrenör de doğal olarak kendisine maç kazandıran olgun oyuncularla devam ediyor."

"3. Lig’de yaş sınırı var. Oyuncu geliyor kendi yaşıtlarıyla rekabet ediyor. Formayı almak için kendini adamasına gerek yok. Büyük bir oyuncunun üstünden geçmesi gerekmiyor, kendi yaşıtını geçmesi gerekiyor. Yaşıtından daha iyiyse tamamdır 3. Lig’de."

"Milli Takım Teknik Direktörüne ne sundu bizim liglerimiz? Oyuncu kalitesi olarak ne verdik? Nasıl bir havuz teslim ettik? Burada sadece milli takım teknik direktörünü sorgulamak doğru olmaz. Milli Takım oyuncusu maçta çok temel bir hata yaptı, onun kulübü yok mu? Altyapı antrenörü yok mu? Milli takımın başarısından veya başarısızlığından sadece milli takım antrenörü değil, herkes sorumludur."

23 Ekim 2012 Salı

HAYATIMIN FİLMLERİ #25.Bin-jip#


25. Bin-jip (2004)
Yönetmen: Kim Ki-duk
Oyuncular: Lee Seung-yeon , Lee Hyun-kyoon , Kwon Hyuk-ho
Imdb notu: 8.0

Beni tekrar Kore sinemasına inandıran, müthiş yönetmen Kim Ki-duk'u keşfetmemi sağlayan, en güzel şiirlerden daha güzel, şiir gibi bir film.  

Tae-suk (Lee Hyun-kyoon) orjinal bir fikir yardımıyla sahiplerinin şehir dışında olduğunu anladığı boş evlere girer. Amacı hırsızlık yapmak değil ev sahipleri dönene dek evleri "ödünç almaktır". Bu izinsiz misafirliğini telafi için de evdeki önemsiz işleri halleder. Örneğin kirli çamaşırları yıkar, bozuk müzik setlerini veya saatleri tamir eder, hatta çürümekte olan bir ölüyü gömer! Son olarak girdiği lüks bir evde acil yardıma ihtiyaç duyan bir şey bulur. Yaralı, darbe almış bir bedene ve ruha sahip, dikkat çekici bir güzellikte (belli ki aile içi şiddet kurbanı olan) bir ev sahibi. Evde unutulmuş bitkileri nasıl suluyorsa dikkatle, ağır ağır ve şefkatle bu ıstırap çeken zarif kadına yardım eder. Nasıl mı? Zorba kocaya bir golf sopası ve yarım düzine golf topu yardımıyla iyi nişanlanmış atışlar yaparak...    


Yönetmenliğe 1996'da, 36 yaşında başlayan Kim Ki-duk, filmlerinde düşle gerçeğin birbirine çarpıp eridiği sınırı resmetmeyi tercih ediyor. Başrol oyuncularının hiç konuşmadığı, alt yazıların neredeyse olmadığı, her gün yaşanılan evlerde geçen, duyguların alabildiğine güzel bir görsellikle anlatıldığı harika bir film.

Filmin müziği ise muhteşem. Fas'lı şarkıcı Natacha Atlas'ın eşsiz yorumuyla "Gafsa" , tüm film boyunca konuşmaların yerini alarak, konuşarak anlatılamayacak duyguları izleyiciye bire bir geçirmeyi başarıyor. Ayrıca bir Kore filminde Arap şarkısı dinlemek de insana tuhaf bir hoşluk hissettiriyor.

Filmde çok fazla simgesel anlatım var. Özellikle golf topları ve golf sopaları bütün film boyunca hep şiddet için kullanılan araçlar ve tüm şiddet nesnelerinin bir sembolü. İlk sahnede heykele doğru atılan topun önündeki file güzelliğin korunmasını temsil ediyor. Adamın golf topunu bağlayarak yaptığı vuruşlar şiddetin kontrol altında tutulmasını, kızın topun önüne geçtiği zaman vurmaması ise kontrol edilemeyen şiddetin oluşturabileceği sınırsız kötü sonuçları anlatıyor! Nitekim o kötü sonuçlardan birini filmde de göreceğiz... 



Türkçe'ye "Boş ev" olarak çevrilen filmin adı, İngilizce'ye ise nedendir bilinmez "3-Iron" olarak çevrilmiş. Bilmeyenler için 3-Iron'ın en sert, en uzağa yapılmak istenen atışlarda kullanılan bir gol sopası tipi olduğunu belirtelim. Filmde ayrıca golfün Kore'nin neredeyse milli sporu olduğunu da öğreniyoruz. 

Uzak doğu sinemasına karşı ön yargılı olanların bile görmezden gelemeyeceği film, izleyiciye her şeye karşı güçlü bir “kayıtsızlık” kazandığını hissettiriyor.

Yönetmen, tamamen gerçek, sıradan, kanlı canlı yaşayan karakterleri ele alıyor, ancak izlediklerinizin bir rüya veya hayal olup olmadığına emin olamadığınız bir finalle bize veda ediyor. Finalde birbiriyle kucaklaşmış iki sevgili bir baskülde ağırlıksızlar. Filmin bazı hayranları bu sahneyi, ikilinin yaşadıklarının hayalden ibaret olduğu şeklinde yorumlamış. Ben ise yönetmenin aslında, toplam ağırlığın baskülün maksimumuna eşit olmasını kullanarak, birbirlerini tamamlamalarını böyle anlatmayı seçtiğini ve izleyiciye istediği şekilde düşünmek için açık kapı bıraktığını düşünüyorum. Kısacası filme çok yüksek sesli bir suskunluk hakim!

"Hepimiz birer boş eviz, taa ki birisi kilidimizi kırıncaya kadar..."


20 Ekim 2012 Cumartesi

Geçen yıldan ne değişti? ~ GENÇLERBİRLİĞİ 3-3 GALATASARAY


Galatasaray'ın arka arkaya transferleri açıkladığı o dönemde konuştuğumuz bir arkadaşım; "Şampiyon takıma bu kadar çok 11 oyuncusu alınmaz, bu işte bir hata var işleyen makina bozulacak demişti." Ben bu düşünceye hiç katılmamıştım. Katılmamamdaki birinci nedenim; bu sene ŞL'inde de olunacağından kadronun geniş tutulma zorunluluğu, ikinci nedenim ise iyi giden takımın eksik yerlerine "upgrade" yapar gibi nokta atış adamlar alındığını düşünmemdi. Bugün itibariyle zaman arkadaşımı haklı çıkarmış görünüyor.. Geçen sene oyunun her anında rakibi ısıran, rakip ceza sahası önünde bile kısa pas üçgenleri kurabilen, deliler gibi koşan, savaşan ve kazanmayı herşeyden çok istediğini gösteren takım ortalarda yok. Kadro çok daha iyi ama hava bozuldu..

Hamit alındığında sevinmiştim. Çünkü bizim oynadığımız 4-4-2 'nin kanatları merkez orta saha kökenliydi, takım savunurken ortayı sıkmak ilk görevleriydi, zaten hücum ederken de takım merkezi kullanıyordu. Bu bağlamda Hamit en uygun isimdi ve kağıt üzerinde formanın eski sahibi Engin'den de 1 gömlek üstündü. Oysa şuan gelinen noktada Engin deliler gibi aranıyor! Süper kupa maçında Cüneyt Çakır 'a saldırışının o ilk saniyelerinde bile ben "10 kişi kaldık maç gitti" filan değil, "en az 8-10 maç ceza alacak ligi ne kadar etkiler?" 'i düşünüyordum. Fakat yine de o gün birisi bana bu Engin'i çok arayacaksınız dese muhtemelen onunla dalga geçerdim.

Amrabat için geçen yıl yazdığım en az 3 maç yazımda ligin en yaratıcı kanat oyuncusu olduğunu, fazlalıkları törpülendiğinde çok çok değerli bir oyuncu olduğunu yazdığımı hatırlıyorum. Özellikle bir önceki paragrafta anlattığım merkezi orta saha oyuncularından kurulu, iyi savunma yapan orta 4'lüye bu yapıyı zedelemeden yapılabilecek Amrabat takviyesi öenmli bir eksiği kapatacaktı. Bireysel yaratıcılığı ve skora etki etme kapasitesi yüksek delici bir kanat oyuncusu! İdeal bir transfer gözüküyordu. Fakat gelinen nokta; sanki altyapıdan yeni çıkmış heyecanlı bir genç yetenek muamelesi yapılan 25.5 yaşındaki bu adam sahada ne yapacağını sapıtmış durumda. İyi oynamak için delirecek seviyede istekli ve hırslı ama takıma uyum sağlayamadığı da gün gibi aşikar. Diğer 10 kişi ayrı Amrabat ayrı telden çalıyor. Bütün hayatı boyuncu oynadığı 4-3-3 'den 4-4-2 'ye geçiş süreci acılı oluyor.

Ve Burak Yılmaz.. Benim STSL 'de özel olarak hayranlık duyduğum tek futbolcu. Görür körlerin yazdığının aksine müthiş bir potansiyel olduğunu ve son 2 yıldır gün gün üzerine koyduğu futbolunda zirve yaptığını düşünüyorum. Milli takım seviyesindeki diğer forvetlerimiz Mevlüt, Umut filanken 6 yabancı sınırı olan bu ligde Burak transferini eleştirmek tam bir komedi. Görür körlerin bu sene sanki rezil olmuş çok kötüymüş havası yaratmaya çalıştıları Burak'ın sahada kaldığı 420 dakikada 5 golü var! İddialıyım sezon sonunda yine 30 'a yakın golü olacak ama adım gibi eminim beğenmeyenler yani kıskananlar yine eleştirecekler. Yazı burda sene sonunda dönüp bakarız.. Burak kendini atma ayıbını yapmadığı sürece benim gözümden düşmesi zor. Geçen yıl yerinde oynayan Necati'ye göre eksik kaldığı tek bir yön var ve maalesef bu düzende o aranıyor. Necati'nin yeri geldiğinde orta sahayı beşleme özelliği yani ayağında top tutma, pas alışverişlerine katılma özelliği Burak'ta yok. Stili böyle değil. Ama artıları eksilerinden çok daha fazla. Ben her an gol arayan güçlü ve süratli Burak'ı ağır ama ayağına daha hakim Necati'ye bin kere tercih ediyorum bu benim görüşüm.

Yeniler böyle, eskilerden ise 4 isimde gözle görülür büyük bir düşüş var: Eboue, Melo, Selçuk ve Muslera.

Selçuk-Melo ikilisi için takımın yarısı dedim hep, yarısından da fazlası olduğu bu sene belli oldu. Geçen yılki gibi toplam 25 gol atmalarını isteyen yok (ayrıca zaten bu sene buna gerek de yok) ama ayaklarındaki topu olumlu kullanan, iyi top saklayan, az pas hatası yapan ve bol ikili mücadele kazanan bu ikili bunları yine yapabilmeli! Melo'yu uzun tatil dönemi, Selçuk'u ise milli takım tartışması yıprattı. Melo olayında, en az onun kadar yönetimde sorumlu çünkü fiyat kırmak/kiralığa dönebilmek için bilerek ve isteyerek transfer sürecini uzattılar ve bu riski aldılar..

Geçen yıla göre önemli düşüş gösteren diğer iki oyuncu ise Muslera ve Eboue. Muslera önündeki defans hattında denenen yeni ikililerin handikapını yaşıyor. Ayrıca bireysel bir form düşüklüğü de mevcut bunu milli maçlardaki performansından da görüyoruz. Futbolcular da insan ve tabii ki hayatlarında böyle dönemler olacak, Muslera'nın formsuzluğu bu yazıda bahsettiklerim içinde en hafifi ve en çabuk/sorunsuz atlatılabilecek olanı...

Bence en önemlisi ve beni en sinirlendireni ise Eboue'deki form düşüklüğü. Diğer 3 futbolcu için de çeşitli elle tutulur nedenler sıraladık ama Eboue'nin durumu tamamen mental kaynaklı. Hedefsizlik.. Motive olamama.. Geçen sene ilk senesiydi, uzun zaman sonra ilk kez İngiltere dışına çıkmıştı, yeni bir takım vs. derken motive olmayı başardı ve kapasitesinin %70 'leri ile oynarak tüm sol açıkları ezdi geçti. Bu sene ise maça konsantre olmadığında Gençlerbirliği'nin sol beki karşısında bile rezil olabiliyor. Fatih hoca oyundan aldığında suratını görmüşsünüzdür umarım bu uyarıyı bir kişilik meselesi haline getirir ve yine geçen yılki gibi kendisini sahaya vermenin bir yolunu bulur.

16 Ekim 2012 Salı

Milli maç mı?


Türk milli takımının başarısını isteyen kimse yok dünyada, işin kötüsü buna Türkler de dahil.
İş yerinden arkadaşım “Hollanda yendi bizi iyi oldu” diyor, neden diyorum hoca Selçuk’u oynatmadı diyeymiş.
2. lig maçlarını bile kaçırmayan bir başka arkadaşıma akşama ne olur diyorum “bana ne, izlemeyeceğim bile” diyor, neden diyorum Avcı cemaatin adamıymış o gitsinmiş.  
Milli takım filan hikaye yani herkes kendi kafasında.
Hamit Altıntop konuşuyor dün, adam güzel bir şey diyor orada: “Akhisar’a 2 gol atınca kralsın burada ama asıl olay o değil” diyor. Adam orada sana bir şey anlatmaya çalışıyor ama bizim basına bakıyorum bugün, Akhisar’a 2 golü Burak atmıştı demek ki Hamit Burak’a giydirdi diye haber yapmışlar!
Basının da umrunda değil yani milli başarı filan, onlara tiraj olsun.. 
Hiddink gitsin, Avcı gelsin, o da gitsin başkası gelsin haber olsun..
Milli takım kimsenin umrunda değil yalandan üzülüyormuş gibi yapmayın bari.

9 Ekim 2012 Salı

Mühendis gözüyle: "Beşiktaş neden başarısız?"


Futbol basit bir oyundur zor olan basit oynamaktır...

Samet hoca Beşiktaş'ta göreve başladığı gibi Cruyff’un bu meşhur sözüne dayanan parolasını belirledi; “Çok koşacağız ve basit oynayacağız".

Düşünce güzel ama basit oyundan söz edebilmek için, yani "çeşitli alternatiflerin arasından doğru olanı basitçe seçebilmenin önemi"nden bahsedebilmek için, uygulamada bazı alternatiflere sahip olmak gerekiyor. Beşiktaş ise tamamen Fernandes’in süpermenliğine bel bağlamış, hücumda çoğalamayan ve alternatif üretemeyen bir takım görünümünde şu an. İleride yapayalnız bir pivot santrafor, onu duvar olarak kullanacak kanat hücumcuların oyuna katılmayışı, önde baskıyla kazanılan topları araya oynayacak hünerli ayakların azlığı ve dengesiz yakalanmış rakip savunmanın arkasına yapılamayan koşular vs...

Beşiktaş’lı arkadaşların affına sığınarak mühendis gözüyle biraz da esprili bir dille bazı Beşiktaş’lı futbolcuların “basit” oyun anlayışlarını özetlemeye çalışalım:

Almeida'nin oyun anlayışı:
d= Almeida ile rakip oyuncu arasındaki mesafe (metre cinsinden)
1) d=0; Hiç düşünmeden en yakınında gördüğün Beşiktaşlıya pas ver.
2) d>0; Fazladan iş yapmaya yelten, yapama, topu kaybet.

Holosko'nun oyun anlayışı:
p= Topa sahiplik (binary değişken)
1) p=1; En yakın rakibin pozisyonunu belirle ve içinden geçmeye çalış.
2) p=0; Topla buluşmak için topa doğru koşu yap, p=1 halinde ilk maddeye dön.

Veli ve Necip'in oyun anlayışları:
d= Rakip oyuncu ile aralarındaki mesafe (metre cinsinden)
1) d=0; Topu Fernandes'e ver.
2) d>0; Topu Fernandes'e ver.
Fernandes’in oyun anlayışı:
p= Gol atabilecek pozisyonda bir takım arkadaşına sahiplik (binary değişken)
1) p=1; Ona golü attır.
2) p=0; p=1 olana kadar rakip oyunculara çalım at.

İbrahim Toraman’ın defans anlayışı:
p= Topu görebilme (binary değişken)
1) p=1; Topa doğru koş.
2) p=0; Topun ayağında olma ihtimali olan rakip oyunculara bakmaya başla, p=1 halinde ilk maddeye dön.

Uğur Boral’ın oyun anlayışı:
p= Olan biteni algılayabilme (binary değişken)
1) p=1; Panik yap gol yedir.
2) p=0; Maçı izlemeye devam et.

Batuhan’ın oyun anlayışı:
“Kral yapmayacaksın kral olacaksın.”

5 Ekim 2012 Cuma

HAYATIMIN FİLMLERİ #26.A Clockwork Orange#


26. A Clockwork Orange (1971)
Yönetmen: Stanley Kubrick
Oyuncular: Malcolm McDowell , Patrick Magee , Michael Bates.
Imdb notu: 8.5

Bana göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi yönetmeni Stanley Kubrick'in toplumsal bilimkurgu masalı "A Clockwork Orange", sinema tarihinin en tartışmalı filmlerinden. Anthony Burgess'in 1959'da yayınlandığında, beğeni ve antipati karışımı tepkiler alan ve uzun süre filme çekilemeyeceğine inanılan romanından sinemaya uyarlanan film, İngiltere'de ilk gösterimindeki tepkilerden sonra apar topar vizyondan kaldırılmış ve tekrar gösterime girmek için 30 sene beklemek zorunda kalmıştı. 

Bebek yüzlü, zeki suçlu Alex enerjisini pornografiden, Beethoven'dan ve lideri olduğu melon şapkalı, baştan aşağı beyaz giyimli "Droogs" çetesinden almaktadır. Rusça ile deforme bir İngiliz İngilizcesi karışımı farklı bir argo dil kullanan çete üyeleri, aşırı şiddet içeren saldırıları ile kentin huzurunu bozmaktadır. Filmin ilk 20 dakikalık bölümünün en rahatsız edici sahnesi, Alex'in ilerde düşeceği çaresiz durumlarda sürekli gözlerinin önüne gelecek olan sahnedir. Çete üyeleri lüks bir eve girerek, kocayı sakatlar ve karısına tecavüz ederken "Singing in the rain" 'i anırarak söylerken garip çizmelerinin şiddetli darbelerini de şarkının ritmine göre ayarlar. Frank Sinatra 'nın normalde insanın içini huzurla dolduran şarkısı "Singing in the rain" 'in bu filmdeki kullanılış tarzı, masum öğeleri şiddet eylemlerinde kullanarak çarpıcı bir tezat yaratma gibi orjinal bir fikir barındırır. Kubrick, bu eziyet sahnesini Alex kadının tulumunu keserken bitirmesine rağmen tecavüzün hafızalarda özellikle tiksindirici olarak yer etmesi hayli ilginçtir. Benzer derecede rahatsız edici bir başka tecavüz sahnesi de 2002 yapımı "Irreversible" filminde mevcuttur ama orada aynı etkiyi yakalamak, tek çekim 9 dakikalık bir sahne ile herşeyi seyircinin gözüne sokarak ancak mümkün olmuştur.


Toplumun ikiyüzlülüğünün, çürüyüşünün ve sadizminin bu sert anlatımında, Alex'in yakalandıktan sonraki ceza günlerinde kendini gösteren kurumsallaşmış vahşilik, onu korkak bir kurbana dönüştüren rehabilitasyon süreci de en az Droogs'un işlediği suçlar kadar korkunç ve kışkırtıcıdır. Hapisten çıkmanın yolunu bulduğunu düşünen Alex, politikacıların seçim propagandası olarak kullandıkları deneysel bir terapiye gönüllü olur. Gözleri tümüyle açık kalacak şekilde bağlanmış olarak şiddet eğilimlerini bastıran ama temel insanlığını da elinden alan korkunç bir uygulamaya maruz bırakılır. Kötülük yapma kabiliyetinden yoksun bırakılan Alex, zayıf bir bireye dönüşür. Özgür dünyaya döndüğünde başına gelenler sinir bozucudur. 

Kubrick'in uzak olmayan bir gelecekle ilgili tasarımı, bazı detaylarda komik denebilecek kadar demode, filmin gösterime girdiğinde yoğun şekilde eleştirilmesine yol açan şiddet de günümüzün kaba ve dünyevi standartlarına göre hayli ihtiyatlıydı. Çılgın müzikleriyle de şaşırtıcı olan film, hala insanın üstünde bizzat bu filmden türeyen bir çok devamından çok daha büyük etkiler bırakıyor.

İnsan, kötüyü seçme yetisinden mahrum bırakılırsa ister istemez iyi olur mu? sorusunun cevabını arayan filmin aynı zamanda Dolby'nin ilk kez kullanıldığı film olma özelliği de var. Gösterime girdiği yıllarda yarattığı sansasyonun temelinde fiziksel şiddetten ziyade, ideolojik kaygılar yatmaktaydı. Film, bunca hengameye rağmen 1972 Akademi Ödülleri'nde 4 dalda aday gösterilmekten de geri kalmamıştı.


Otomatik Portakal 'ın orijinal ismi "Clockwork Orange", İngilizce' deki "Queer as a  clockwork orange" deyiminden geliyor. Görülebilecek en tuhaf  davranışları sergileyen ve başkaları tarafından yönlendirilen kişi anlamında kullanılan bir deyim bu. Türkçe çevrimi  "Otomatik Portakal" sanırım en başarılı film ismi çevirilerinden biridir. İnsanlar Aziz Üstel denince genellikle kötü talk showlar veya Galatasaray'daki yöneticilik yıllarını hatırlar ama filmin uyarlandığı romanı Türkçe'ye çeviren ve bu orjinal ismi bulan kendisidir.

Dünyaca ünlü film eleştirmeni Roger Ebert, Kubrick'i bu film ile sadist bir insanı kahramanlaştırmakla suçlar. İddiasını savunuşu da oldukça öğretici;  "Alex dışındaki her şey, yakındaki objelerin geniş açı lenslerle çekilmesiyle bozulmuş bir görüntüye sahipmiş gibi gösterilmiş ancak Alex çekilirken ya normal odaklı lensler kullanılmış, ya da Alex geniş açının tam ortasına konulmuş ki sadece o normal çıksın. Bu da genel olarak sadece Alex'in normal olduğu izlenimini veriyor seyirciye."

Filmin içerdiği (o döneme göre) aşırı şiddet hakkında sorulan soruları Kubrick şöyle cevaplar; "Alex’in zorbalığına gerekli ağırlığı vermek çok önemliydi, yoksa hükümetin ona yaptıkları karşısında ahlaki bir karmaşa yaşanabilirdi. Alex daha az kötü bir karakter olsaydı, izleyenler ona bu psikolojik ıslah uygulanmamalıydı, bu korkunç bir şey, hem zaten Alex o kadar da kötü değildi diyebilirlerdi. Öte yandan, onu bu kadar zalim şeyler yaparken gördüğünüz halde, hükümetin Alex’i iyi biri yapmak için onu insanlıktan uzaklaştırmasının büyük bir kötülük olduğunu fark ediyorsunuz. İşte ben ancak o zaman kitabın anlatmak istediğini net bir şekilde verebildiğimi düşünüyorum. En önemli şey, insanların iyi ya da kötü olmayı seçme şanslarının olması. Kişiyi bu seçim hakkından yoksun bırakmak, onu insanlıktan çıkartıp otomatik bir portakala dönüştürmektir."                                          
Stanley Kubrick

"Ne çekeceğinizi bilmeden önce onu nasıl çekeceğinizi düşünmek her zaman baştan çıkarıcıdır, ama çoğunlukla sadece zaman kaybıdır."


Kubrick, başrol için Malcolm McDowell 'dan başka kimler adaydı sorusuna şu cevabı veriyor: "Başka aday yoktu. Kitabın üçüncü ya da dördüncü bölümünü ilk okuyuşumdan itibaren aklımda sadece McDowell vardı. Onun yeteneğinde bir aktörü kolay bulamıyorsunuz. Bir aktörün karşısına da kurgunun en şaşırtıcı, en keyifli icatlarından biri olan Alex gibi bir karakteri oynama fırsatı kolay kolay çıkmaz. Alex, sevmeyeceğiniz, korkacağınız, fakat yine de dünyasına kolaylıkla girip kendinizi bir anda olaylara onun bakış açısından bakarken bulabileceğiniz bir karakter. Bunun nasıl sağlandığını açıklamak kolay değil, ama kesinlikle karakterin samimiyeti, zekası ve diğer karakterlerin onlar kadar baskın insanlar olmaması, hatta bir anlamda onlardan daha kötü insanlar olmasıyla ilgili."

Kubrick’in sevdiğim özelliklerinden biri de satranç aşkı. Çoğu filminin çekimlerinde oyuncularla sabahlara kadar satranç oynadığı söylenir. Sinemaya girmeden önceki dönemlerinde, Washington Square altıncı caddede sokak lambalarının yanındaki beton satranç masalarında yerini alır, tıpkı onun gibi oraya her gün gelen ve on iki saat boyunca satranç tahtasının başında oturup sadece yemek yemek için ara veren müdavimler ile para karşılığında oyunlar oynarmış. O zamanlardan tanıdığı bazı satranç ustaları yönetmenin oyun gücünü şöyle değerlendiriyorlar: "Yarı çaylaktı, parlak fakat değersiz. Daha düşük seviyeli çaylakları tuzağa düşürüp, mümkün olan en hızlı şekilde kazanmayı ve paralarını alıp bir sonraki müşteriye yönelmesini garanti altına alan numaralarla dolu oyunlar oynardı."


Stanley Kubrick ’in detaylara olan öfkeli, hatta kimilerine göre zorlayıcı dikkati hakkındaki hikayeler meşhurdur. Sinema tarihinde en fazla çekim tekrarının yapıldığı sahne, 127 tekrarla The Shining filminde Shelly Duvall'ın bir sahnesi olarak bilinir. Otomatik Portakal filminde sadece 5 dakika gözüken Clive Francis, oynadığı sahneyi şöyle anlatır: “Alex hapishaneden henüz çıkmış dört yıl sonra evin, annesiyle babasının yanına dönmüştür. Evde bir yabancıyla yani benle karşılaşır. Annesi ve babası eve kiracı alıp, onu Alex’in odasına yerleştirmişlerdir. Alex benim odasından çıkmamı ister, fakat benim buna niyetim yoktur. Sahne bu. Bu sahne için iki hafta prova yaptık. Kubrick aradığı apartman dairesini bulabilmek için bütün Londra’yı gezdi. En sonunda Elstree’de aradığı daireyi buldu. Daireyi kiralayıp parasını ödedi ve içindeki çifti evden gönderdi. Tasarımcılarıyla birlikte daireyi yaklaşık 5 bin pounda mal olan futuristik, pejmürde mobilyalarla döşedi. Çekimler bittikten sonra daire restore edilerek eski haline getirildi ve çifte geri teslim edildi. Derken Kubrick’ten bir telefon geldi. İki yakın planı yeniden çekmek istiyordu. Elstree’deki daireye tekrar gittik. Çifte tekrar para ödenip evden gönderildi ve Kubrick daireyi bir defa daha baştan dekore etti. Herhalde o çift , filmin nihayet gösterime girdiğini duyunca rahatlamıştır" :)


Önceki Filmlerim: 27.A Fistful of Dollars , 28.K-Pax , 29.Her Şey Çok Güzel Olacak30. Rain Man31.Old Boy , 32.Sleeping with the Enemy , 33.First Blood , 34.The Deer Hunter , 35.Saving Private Ryan , 36.Die Hard , 37.The Prestige , 38.Jerry Maguire , 39.Duvara Karşı , 40.The Ring , 41.Ip Man , 42.Unforgiven , 43.Issız Adam , 44.Dead Man Walking , 45.Atonement , 46.The Pianist , 47.The Shining , 48.Run Lola Run , 49.The Others , 50.Enemy at the Gates

2 Ekim 2012 Salı

Hoşçakal Efsane!


Resim Antu.com 'dan..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...