26 Aralık 2012 Çarşamba

2012/2013 STSL İLK YARININ EN İYİ ONBİRİ



1-Volkan Demirel (Fenerbahçe): Son haftalarda hatalı goller yese de ilk yarının geneline bakıldığında; gösterdiği yüksek performans ve hemen her maç kurtardığı net gollük pozisyonların fazlalığı kalede onu tercih etmeme sebep oldu. Diğer adaylarım Eduardo ve Onur idi. Onur ligin başından beri kalede olsaydı ve bu performansını verseydi sanırım onu seçerdim.

2-Gökhan Gönül (Fenerbahçe): Büyük potansiyelini iyi bildiğimiz için Gökhan'ın iyi oynadığı maçlardan sonra bile eleştirildiği sık oluyor. Kapasite olarak bence ligdeki tek rakibi olan Eboue ilk yarı tek kelimeyle dökülünce ve başka da dikkat çekici bir sağ bek performansı göremeyince buraya rahatlıkla onun adını yazdım. Eskişehirspor'dan Akaminko'nun da adı anılmaya değer. Sağ koridoru iyi savunmasının yanında, en önemli özelliği olan çabukluğuyla hemen her maç defalarca ağır stoper ikilisinin kademesine girmek durumunda kaldı ve bu işi de iyi kotardı.


3-Tomas Sivok (Beşiktaş):  İstikrarlı oyunu, bu sene iyice ön plana çıkardığı sürpriz golcülüğü ve defanstan çıkarken kullandığı toplardaki yüksek isabet oranı ile çok gol yiyen bir takımın defans oyuncusuda olsa takımıma onu seçerken tereddüt etmedim. Sivok'un değeri sanırım ilerleyen yıllarda daha iyi anlaşılacak ve gittikten sonra ligin değeri en az bilinen defans oyuncularından biri olarak anılacak... Sol Bamba ve Semih Kaya da başarılı bir ilk yarı geçirdiler.


4-Dany Nounkeu (Galatasaray): Bence ilk yarının en iyi defans oyuncusuydu. Henüz Antep'te oynarken bile ona methiyler düzdüğüm onlarca yazı olduğu için burada tekrar insan üstü diye nitelediğim özelliklerinden bahsetmek istemiyorum:) Risk almayı minimumda tuttuğu sürece Avrupa seviyesinde. Aykut Demir ve Yalçın Ayhan da ilk yarı çok iyiydiler. Aykut bence artık milli takım düzeyinde düşünülebilecek seviyeye geldi. Emektar ama çirkef Yalçın'ı da hakkını yememek adına "maçların çoğunda neredeyse hatasız oynadı" diye anmak durumundayım.

5-Dusko Tosiç (Gençlerbirliği): Burada Hasan Ali de bence çok iyi bir ilk yarı geçirdi. Ama Tosiç hücuma verdiği (bir bekten beklenebilecek) maksimum katkı ile beni daha fazla etkiledi.

6-Uğur İnceman (Antalyaspor): En kararsız kaldığım pozisyon ön liberoydu. Diğer adayım Alper Potuk 'du ve sanırım o da en az Uğur kadar iyiydi ama Uğur'u tercih etmemde, Alper'den daha fazla süre alması ve herkes Antalyaspor'un hücum hattına gözünü dikmişken onun orta sahayı toparlayan görünmez kahraman olması etken oldu.

7-Olcay Şahan (Beşiktaş): Olcay genelde kaçırdığı gollerle anılmasına rağmen bol pozisyona girmesi, defansa yaptığı katkı, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ile benim beklediğimden çok daha iyi çıktı ve Beşiktaş'ın tam aradığı tipte bir oyuncu profili çizdi. Kasımpaşa'dan Djalma'yı da aynı şekilde çok beğendim.

8-Manuel Fernandes (Beşiktaş): İlk yarının en değerli oyuncusuydu, onu izlemek gerçekten büyük zevk. Her ne kadar son haftalarda onun yokluğunda Beşiktaş'ın sallanacağını düşünen ben ve benim gibiler yanılsa da takımına kattığı güç asla gözardı edilemez. 
Takım yapısı nedeniyle aşırı sorumluluk alması kaçınılmaz oluyor ama yine de gereksiz topla oynamalarını biraz daha azaltabilirse iyi bir Avrupa kulübüne transferi yakındır. 

9-Umut Bulut (Galatasaray): Ligin başlamadan önce biri bana, ilk yarı sonunda Burak'tan da Elmander'den de fazla golü olacağını söylese hayatta inanmazdım. Genelde tek vuruşla ve basit gözüken goller attı ama çoğu deplasmanın kilidini de o açtı. Hep doğru yerlerde bulunması, çok iyi bildiğimiz müthiş mücadeleciliği ve son yıllarda az da olsa geliştirdiği göze çarpan son vuruşlardaki serinkanlılığıyla 11 gole ulaştı. İlk yarının en dikkat çekici santraforuydu. Güzel gollerin adamı Sow, komple santrafor Kalu Uche, eski dost Necati Ateş ve her ne kadar kaçırdıklarıyla daha fazla konuşulsa da Beşiktaş'ın mevcut sistemi ile başarılı olmasındaki en büyük pay sahiplerinden biri olan Almeida da ilk yarının diğer formda golcüleriydi.


10-Pablo Batalla (Bursaspor): Bu sezon da geçen yıl bıraktığı yerden devam ediyor. Onu anlatmak için söylenebilecek çok fazla şey var ama ben ksıaca Alex Jr diyorum. İlk yarının sürpriz takımı Antalyaspor'un beyni Aissati ve sezona kanatta kötü başlayıp ortaya geçtikten sonra coşan Lualua da diğer başarılı 10 numaralardı.

11-Dirk Kuyt (Fenerbahçe): Müthiş başladığı sezonun sonuna doğru düşüşe geçsede sağ kanata onun adını yazarken fazla düşünmem gerekmedi. İngiltere'deki son yıllarında unutulmaya başlanan golcü kimliğini burada tekrar ön plana çıkaran nam-ı diğer bay Duracell, Fenerbahçe'nin hücum hattına büyük dinamizm kattı. Bu pozisyon için diğer adayım da Holosko idi. 

16 Aralık 2012 Pazar

DERBİDEN DAHA ÖNEMLİ BİR ŞEY VAR MI?


Eskiden olsa satırlarca maç öncesi analizi yapar, tek tek futbolcuların form durumlarına, şablonlara, dizilişlere vs. kafa yormaya çalışırdım. Maç sabahı gözümü açtığım anda maçın heyecanlıyla kalbim gümbür gümbür atmaya başlar ve bu durum maçın son düdüğüne kadar da geçmezdi...

Kısa bir hikaye anlatayım. 1900'lerin başlarında o zamanki dünya satranç şampiyonu Emanuel Lasker ile rakibi Siegbert Tarrasch, ünvan maçına başlamak üzereyken 1. dünya savaşı patlak verir. Lasker maçı ertelemek ister, Tarrasch ise oynamakta ısrarlıdır. Lasker rakibine şu cümleyle sonlanan oldukça uzun bir mektup yazar: "Sayın Tarrasch bu durumda maça başlamamız doğru değil, dünyada satrançtan daha önemli şeyler de var."  Tarrasch'ın cevabı fazla gecikmez, tek cümlelik kısa bir mektuptur: "Sayın Lasker siz ciddi misiniz, sizce gerçekten de dünyada satrançtan daha değerli bir şey var mı?" 

Hayatta futboldan daha değerli şeyler de var ve bende bu aralar özel hayatımda bunlardan birkaç tanesiyle aynı anda ilgilenmek durumundayım.. Haliyle derbi heyecanı kalbimde her zamankinden daha az yer kaplıyor ama yine de maç saati yaklaştıkça artmaya devam ediyor:)

2010 'daki derbi öncesi yayınladığım yazı burada. Bu maçın güzelliğini bundan daha iyi anlatan bir yazı hayal bile edemiyorum zaten, okumayan varsa tavsiye ederim. 

9 Aralık 2012 Pazar

DİKKATİMİ ÇEKENLER-4: Kenan Özer


Yine Beşiktaş altyapısı çıkışlı ve yine potansiyelini bir türlü gösterememiş bir isim. Yanılmıyorsam ilk kez Tigana döneminde az da olsa forma şansı bulmuştu. Mehmet Sedef 'in ardından o jenerasyonun içinden A takım için en fazla düşünülen isimlerden biriydi ama olmadı.. 

Alt liglerde kiralık ve genelde de başarılı geçen yılların ardından geçen sene başında onu süper ligde, Antalyaspor kadrosunda görünce bu sene belki beklediğim çıkışı yapar diye ümitlenmiştim. Fakat Mehmet hoca sezon genelinde onu hep yedek bekletip son dakikalarda zaman geçirmek için oyuna alacağı oyuncu olarak kullanmayı tercih etti. Tita'nın varlığı ve Emrah Başsan'ın müthiş çıkışı nedeniyle bu konuda çok da eleştiremiyorum kendisini.

Bu arada alt liglerde oynadığı yıllardan bahsederken aklıma geldi. Saffet Sancaklı bi ara her katıldığı programda anlatırdı bunu ama bilmeyenler bir de benden dinlesin. Sancaklı İstanbulspor'u satın aldıktan sonra ilk iş olarak, büyük uğraşlarla Beşiktaş'tan Kenan'ı kiralar. Ona çok güvenmektedir fakat işin komedi kısmı Kenan'ın sezon açılışına katılmak için bindiği uçağı hava korsanları kaçırır:)  Olayı haber alan Sancaklı korsanlarla telefon görüşmesi yapıp "O çocuğa çok ihtiyacım var onu bari bırakın" vs. diye ikna etmeye filan çalışır :D (tık)  Zamanında öyle bir süksesi vardı yani yazı konumuz Kenan'ın düşünün :)  

Neyse fazla dağılmadan (daha ne kadar dağılabilirsek) özelliklerine dönersek, stil olarak benim gözümde ideal bir kanat oyuncusu. Yeterince süratli, teknik, iyi diribling yapıyor ve en önemli özelliği gole yatkınlığı. Alt liglerde zaman zaman forvette de oynamanın getirdiği avantajla gol vuruş becerisi yüksek bir kanat oyuncusu Kenan. Günümüz futbolunda tek forvetli sistemlerde kanatlardan en az birinin mutlaka belli bir gol sayısına ulaşması beklendiği düşünülürse bu yönü onu daha da değerli kılıyor. Ayrıca iki kanatta da oynayabilmesi ve kısa boyuna rağmen kuvvetli yapısı, yere sağlam basması diğer avantajları. En büyük iki dezavantajı kontrol altına almakta zorlandığı göze çarpan kilo problemi ve süreklilik.

Aslına bakarsanız Kenan bu seneki oyunuyla da bu yazıya konu olacak kadar sivrilmiş değil henüz. Birkaç tane gol+asist yaptı sadece. Fakat benim özellikle onu yazmak isteme nedenim takımında artık banko oynamaya başlaması. Kenan'a güveniyorum çünkü izlediğim her maç yeteneklerini bana kanıtladı. Ligin en zayıf takımında oynaması gibi bir şanssızlığı var ama bunu lehine çevirebilir. Takımın liderliğine soyunarak, artık kariyerini daha yukarılara taşıyacak adımı atması için şu an tam zamanı!

27 Kasım 2012 Salı

HAYATIMIN FİLMLERİ #22.Eternal Sunshine of the Spotless Mind#


22. Eternal Sunshine of the Spotless Mind  (2004)
Yönetmen: Michel Gondry
Oyuncular: Jim Carrey , Kate Winslet , Kirsten Dunst.
Imdb notu: 8.4

Uzun uzadıya giriş faslım yok bu film için, olamaz da. Özel bir film. İzlediğim en iyi aşk filmi...

"Neden bana azıcık ilgi gösteren her kadına aşık oluyorum.."
İsmi konusunda içimi dökerek başlamalıyım. Duyduğum en güzel, en orjinal isimlerden birine sahip film. Ama Türkçeye çeviren sivri zekalılar "Sil Baştan" diye kestirip atmışlar. Yahu hiç kasmayıp birebir Türkçe'ye çevirsen zaten "Lekesiz zihnimin sonsuz gün ışığı" oluyor fena mı?  Uzun olması sorunsa "Paramparça aşklar ve köpekler" ile "Ateşten kalbe akıldan dumana" çevirileri çok beğenilmedi mi? Bu arada film isminin Alexander Pope'un bir şiirinden aldığını ekleyelim.

Memento, Prestige, The usual suspects vs.. Bazı filmler tek izlemelik değildir. Bu filmi bence iki de değil, en az üç kez izlemek şart. Çünkü insan ilk izleyişte zaman atlamalarını ve anı-gerçek sahne geçişlerini takip etmekten filmin tam etkisine giremiyor. İkinci izleyişte herşey oturuyor, kurgunun mükemmelliği karşısında şaşırıyorsun, Jim Carrey bir daha komedi çekmesin diyorsun. Üçüncü izleyişte ise insanın içini acıtıyor!

Filmi henüz izlememişken sevenleri üzerindeki bu acayip etkisini farkedince, herkesin hafızasından sildirmek istediği bir aşk acısı mutlaka vardır, sanırım bu fikrin varlığı insanların hoşuna gidiyor ve bu yüzden de film bu kadar seviliyor diye düşünmüştüm. Filmi izledikten sonra nasıl yanıldığımı farketmek sarsıcı oldu. İnsanları asıl etkileyen eski aşkı silme fikri değil.. Silememek.. Silemeyeceğini bilmek..

"Birçok erkek benim bir kavram olduğumu yada onları bütünlediğimi yada onlara yaşadıklarını hissettireceğimi düşünürler ama ben huzur arayan kafası karışık bir kızım, kendi dertlerini bana yükleme!"

Jim Carrey ve Kate Winslett 'in ikisinin birden benim izlediğim en iyi oyunculukları bu filmde ki, Jim'in The Majestic'de, Kate'in de Titanic 'deki başarısını tekrar anmaya gerek var mı bilmiyorum?

Filmin en vurucu yanlarından biri de filme mükemmel uyumlu müziği:  Beck - Everybody's gotta learn sometime.  

23. sıradaki filmim Fight Club nasıl tam bir erkek filmiyse, bu da aslında o derece bir kadın filmi bence..  Benim kadar çok sevenlerin en az  yüzde 90 'ı kadındır diye tahmin ediyorum.

Joel'in zihninde dolanırlarken, anılarda normalde dikkat edilmeyen şeylerin bulanık veya silik olması filmin en değerli buluşlarından biri olmuş. Sonuçta gerçekte de 5-10 yıl önce bir kütüphanede yaşadığınız bir anıyı hatırlarken, raftaki kitapları hatırlamazsınız veya sokakta yaşadığınız bir şeyi hatırlarken önünde durduğunuz dükkanın tabelasında ne yazdığını hatırlamazsınız.. 

- Seni tavladım değil mi?
+Sen tüm insan ırkını tavlamışsın.

Yazının bu kısmından sonrası benim filmi izlerken aldığım kısa notlardan oluşuyor ve ağır
---spoiler--- içerir filmi izlemediyseniz okumanız kesinlikle tavsiye edilmez.

- Filmin ilk sahnesinde Joel uyanırken sokaktan bir araba sesi duyuyoruz bu, silme ekibinin gitme sesi.
- Joel yataktan kalkarken sağ koluna bakıp canı acır gibi hafifçe sallıyor çünkü geceki silme işlemi esnasında yatakta tepinen Mary bi ara yanlışlıkla onun koluna basmıştı.
- O gün işe gitmemeye karar verip izin almak için işyerini aradığında "ben Joel" diye iki kez tekrarlamak zorunda kalıyor. Çünkü ya (Clementine'in onda sevmediği yönlerden biri)  her zamanki gibi çok kısık bir sesle konuştuğu için karşıdaki sekreter sesini alamıyor ya da daha kötüsü çok silik bir tip olduğu için sekreter ilk seferde onu tanıyamıyor bile:(
- Joel'in beraber yaşadığı eski sevgilisi Naomi'yi film boyunca hiç görmüyoruz. Ama ben onun varlığını bilmenin de filme ayrı bir hüzün kattığını düşünüyorum.
- İlk 15 dakikası benim en sevdiğim kısmı. Metrodaki muhabbetlerine kadar Joel'in mutsuzluğu, yalnızlığı, şehrin soğukluğu ve sıkıcılığı Beck - Everybody's gotta learn sometime eşliğinde adeta insanın içine işliyor.
- Kızın dengesizliği ile çocuğun durgunluğu... Gerçekten uyumsuz bir çiftler ama.. Uyum nedir ki?

- Metrodaki sahnede Kate, Joel'in yanından ayrılırken aniden keyiflenip take care diyerek omzuna vuruyor.. Aslında karakteri gereği nedensiz de yapmış olması olası ama bence tam o esnada Joel'in elindeki deftere kendi resmini çizdiğini görerek seviniyor.
- Bu filmi en az üç kez izleyip özümsedikten sonra hala etkilenmeyenlere hem çok acıyorum, hem de çok özeniyorum. Ne mutlu ki böyle bir acı çekmemişler ve ne kötü ki çekmemişler...
- Metrodan indikten sonra Joel onu arabasına davet ettiğinde Clementine'in önce öne doğru bir adım atıp sonra aniden olduğu yerde zıplayarak sola dönüp arabaya doğru koşması çok hoşuma gidiyor. Hareket benim özel hareketlerimden biri oldu. Ara ara yerli yersiz kullanıyorum :)
- Telefonda Clementine'in "beni özledin mi?" sorusuna "garip ama evet" yanıtını verirkenki yüz ifadesinden Joel'in film başından beri ilk kez gerçekten mutlu olduğunu hissediyoruz! İlk gördüğü andan itibaren ondan hoşlanıyor ama bir yandan da aşırı canlılığından tedirgin oluyor. Oysa "garip ama evet" derken artık aşık ve gerçekten çok mutlu :)  
- Elijah Wood bu rolünden sonra yüzüklerin efendisi değil evlat olsa yine sevilmez.
- Buzun üzerinde yatarlarken Joel'in yıldız takımı isimlerini sallaması.. :)
- Joel'in marketten çıkarken arkasından tek tek ışıkların sönmesi ve aniden eve geçişi harika bir sahne.

- Filmin benim için en büyük tartışması iyi mi bitti kötü mü sorusu? Joel Clementine'i koridorda durdurmayı başarıyor ve sonlarını bildikleri halde yeniden başlamaya karar veriyorlar böyle bakılınca iyi bitmiş gibi fakat sonuçta kişilik farklılıkları nedeniyle yine aynı sıkıntıları yaşayacak ve muhtemelen yine ayrılacaklar.. Böyle bakınca da film kötü bitti gibi geliyor. Benim yorumum şöyle: İyi bitti, çünkü bu kez kavgaları o raddeye gelse bile bir daha zihinlerini sildirme ihtimalleri olmadığı için barışacaklar. 
- Silme işlemi esnasında gürültü yaparlerken, Mary sevgilisine "onu uyandırmayız değil mi?" diye soruyor tam o sırada Joel'in silinen anılarında da Clementine'in Joel'i öperek uyandırdığı anıda olduklarını görüyoruz. Güzel bir geçiş daha..
- Çirkin değilsin çok güzelsin diyerek Clementine'i öptüğü anı silinmeye başlayınca ilk kez sildirme kararına pişman oluyor.
- Clementine'i çocukluk anılarına veya utancına saklamaya çalışması...
- Yan hikaye olarak işlenen Mary ve Howard 'ın durumu da beni en az ana hikaye kadar etkiledi.. "Seni zavallı çocuk, senin olsun, zaten senindi..."
- OK kelimesi sanırım hiç bu filmin finalindeki kadar anlamlı olmamıştır.

"En azından gel de bir veda yarat, vedalaşmışız gibi yapalım."

- Beni sen sildin!
+ Beni bilirsin aklıma eseni yaparım..

- Bu yönünü seviyorum.

- Bence insanlar çocukların ne kadar yalnız olduğunu anlamıyor.
- Keşke kalsaydım diyorum.. Keşke birçok şeyi yapmış olsaydım. Tanrım keşke.. Keşke kalsaydım.

- Beynin hasar görme riski var mı? 
+ Teknik olarak bu yaptığımız prosedür zaten bir beyin hasarı.

- Kumu fazla abartıyorlar altı üstü küçük taş parçaları..

- Benimle Montauk'ta buluş!

- Onu aklından çıkardın peki ya kalbinden?

- Nasıl görünüyordum? 
+ Bir sırrı olan mutlu biri gibi...

"Unutkanlar şanslıdır çünkü hatalarının derdini çekmezler."

Önceki Filmlerim: 23.Fight Club , 24.The Big Lebowski , 25.Bin-jip , 26.A Clockwork Orange , 27.A Fistful of Dollars , 28.K-Pax , 29.Her Şey Çok Güzel Olacak , 30. Rain Man31.Old Boy , 32.Sleeping with the Enemy , 33.First Blood , 34.The Deer Hunter , 35.Saving Private Ryan , 36.Die Hard , 37.The Prestige , 38.Jerry Maguire , 39.Duvara Karşı , 40.The Ring , 41.Ip Man , 42.Unforgiven , 43.Issız Adam , 44.Dead Man Walking , 45.Atonement , 46.The Pianist , 47.The Shining , 48.Run Lola Run , 49.The Others , 50.Enemy at the Gates 

26 Kasım 2012 Pazartesi

ARIZA



Adam arıza.. Yapacak bir şey yok..  
Seversin, sevmezsin önemli değil ve zaten umrunda da değil.  
Hareketleri saçma gelebilir, gol sevincini itici bulabilirsin, altı üstü bir korneri uzaklaştırdı diye dünya şampiyonu olmuş gibi sevinmesinden rahatsız olabilirsin ama adam böyle..

Mesela ben Riera'yı dövdüğünü duyduğumda sinirden çıldırmıştım, bütün yaz tatil yaptığı için bu sezonun 3'te 1'inde adam gibi top oynayamadığı için de hala kulaklarını az çınlatmıyorum.

Adam sana göre normal değil ve evet bana göre de değil ama onun normali bu.
Yani yapmacık değil. Doğal.. ve bence doğal olan her zaman güzeldir..

Şu penaltı kurtarma olayını gördüğümden beri aklıma geldikçe gülüyorum. Maçın son dakikasında kaleye geçip penaltı kurtarıyorsun ama top hala oyundayken topun gittiği yerin ters tarafına doğru pitbull sevinci yapıyorsun :D :D
Akıl kısmı böyle karışık ama bir de işin yürek kısmı var ki o da şöyle bir şey oluyor:

Kadıköy'deki şampiyonluk maçından sonra futbolcular soyunma odasına girmeye çalışıyor.

20 Kasım 2012 Salı

Sakinnn "GS 1-0 Man.Utd."


"Özel" nedenlerle ilk yarıyı izleyemedim pişman değilim :) ama 2. yarı özellikle Amrabat ve Hamit'in her atakta sorumluluk almaları çok hoşuma gitti. Riera ve Dany'i de çok beğendim. Manchester'ın bu kadrosuna karşı olması gerektiği gibi, kalite farkıyla, oyuna hükmederek rahat kazandık denebilir..  

Sıra Braga'da.. Bir hesapta orda olacaktı..

18 Kasım 2012 Pazar

HAYATIMIN FİLMLERİ #23.Fight Club#


23. Fight Club  (1999)
Yönetmen: David Fincher.
Oyuncular: Brad Pitt , Edward Norton , Helena Bonham Carter.
Imdb notu: 8.9

Listemdeki filmler içinden şöyle böyledir diye atıp tutamayacağım birinde sıra:) Hala izlemeyen var mıdır bilmiyorum. Varsa da onlara film hakkında söyleyeceğim fazla bir şey yok çünkü Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübünden bahsetmemektir.. 

” Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük, ama olmayacağız. Simdi bunu anlamaya başlıyoruz. ”
 David Fincher'in, Chuck Palahniuk'un romanına dayanan ve erkek dünyasının sınırlarını çizen filmi heyecan verici, öfkeli ama aynı zamanda zekice bir sinemasal fanteziydi.  Olağanüstü popüler olan film, görsel açıdan olduğu kadar ahlaki açıdan da vurucu oldu. Çarpıcı kamera hareketleri ve özel efektleriyle roket hızıyla ilerleyen huzur kaçırıcı filmimiz, kapitalizm eleştirisi olarak yüceltidikçe yüceltildi...

Brad Pitt'in canlandırdığı Tyler Durden karakteri kesinlikle sinema tarihinin en karizmatik karakteri. Aksini idda eden varsa seve seve tartışmak isterim. Brad ve Edward'ın performansları üzerine zaten söylenebilecek bir şey yok ama ben Helena Bonham Carter'ın da rolüne cuk oturduğunu düşünüyorum. Oyunculuğu yanında fiziksel olarak da tam uyum sağlanmış. Daha güzel veya daha çirkin bir oyuncu aynı etkiyi vermeyebilirdi. 
 
"Biz kadınlar tarafından büyütülmüş bir erkek nesliyiz. Başka bir kadının aradığımız şey olduğunu sanmıyorum."

Film, en çok tartışılan yanı olan şiddet sahnelerinin çok iyi yansıtılmasından çok tepki gördü. Evet, Fight Club bir şiddet filmi ama bize bu dünyada insanların çıldırma noktasına geldikleri zaman ne yapabileceklerini gösteren bir film. Bu kulübe katılan herkes toplumun yozlaşmasının birer eseri. Ve biz birbirimize ancak kavga ederek yaklaşabiliyoruz.

Yönetmen David Fincher filmi çekerken tam 1500 makara film kullanmış. Bu normal miktarın üç katı. Sıradışı konusunun yanında 5 aylık bir çalışma ve 113 günlük çekimler gerektiren şatafatlı görsel efektlere de sahip film. "Bize inandırılan bu gerçek dışı dünyada yaşıyoruz, hiçbir teste tabii tutulmadığımız için neleri kurtarabileceğimiz konusunda hiçbir fikrimiz yok." diyor romanın yazarı Palahniuk. Bu dünyayı yansıtabilmeleri için kullandıkları görsel efektlerin tamamına yakınını Fincher kendi tasarlamış..
 

Film aslında sonundaki vurucu süprizini daha en başından Jack'in ağzından açıklıyor: “Bunu biliyorum çünkü Tyler bunu biliyor.”  Filmin fanatiklerinden değilseniz farketmemiş olabilirsiniz, Jack'in Tyler'ı gördüğü 0.1 saniyelik serpiştirilmiş 4 adet sahne var:
1. Jack ofiste fotokopi çekerken.
2. Doktorla uykusuzluğu hakkında konuşurken.
3. Testis kanseri topluluğunda.
4. Marla sokakta yürürken arkasından bakarken.


Bu arada filmin en sonunda yine 0.1 saniyelik bir kare daha var,durdurarak yakalayabilirsiniz ama gördüğünüz şey pek hoşunuza gitmeyebilir :) 

Filmi çok seviyorum diye "aha işte hayatın anlamını çözdüm" edaları ile dolaşan "çok asi bir p.çim" havalarında değilim o konuda baştan anlaşalım.. Film beni etkiledi mi evet ama ben yine de her sabah kalkıp ofisine giden bir tipim benden fazla birşey beklemeyin.. :)

"Dinleyin Sürüngenler! Sizler özel değilsiniz, sizler güzel ya da eşi benzeri olmayan kar tanesi de değilsiniz, sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, bindiğiniz araba değilsiniz, kredi kartlarınızın limiti değilsiniz, sizler iç çamaşırınızda ismi yazan adam değilsiniz, sizler herkes gibi çürüyen birer organik maddesiniz! Sizler bu dünyanın şarkı söyleyip dans eden pisliklerisiniz!"

Önceki Filmlerim: 24.The Big Lebowski , 25.Bin-jip , 26.A Clockwork Orange , 27.A Fistful of Dollars , 28.K-Pax , 29.Her Şey Çok Güzel Olacak30. Rain Man31.Old Boy , 32.Sleeping with the Enemy , 33.First Blood , 34.The Deer Hunter , 35.Saving Private Ryan , 36.Die Hard , 37.The Prestige , 38.Jerry Maguire , 39.Duvara Karşı , 40.The Ring , 41.Ip Man , 42.Unforgiven , 43.Issız Adam , 44.Dead Man Walking , 45.Atonement , 46.The Pianist , 47.The Shining , 48.Run Lola Run , 49.The Others , 50.Enemy at the Gates 

17 Kasım 2012 Cumartesi

DİKKATİMİ ÇEKENLER-3: Duško Tošić


Cavcav'ın hep ucuz Afrikalı transferlerine alışmıştık ama son yıllarda paraya kıyarak, özellikle de Balkanlardan bu tip kariyerli ama düşüşte sayılabilecek oyuncuları da bolca denemeye başladı.. 600 bin avro bonservis ödedi, hem de bir sol beke!

27 yaşındaki futbolcu Sochaux, Werder Bremen, Portsmouth, Real Betis, Kızılyıldız gibi takımlarda kariyer zirvesini yaptıktan sonra yolu Ankara'ya düşen bir Sırp.. 

Açıkçası Gençlerbirliği'ne gelene kadar adını bile duymadığım, tek maçını izlemediğim bir oyuncuydu buna rağmen henüz sezonu yarılamadan beni kendine defalarca hayran bıraktı. 

1.85 boyundaymış ama bana en az 1.90 gibi gelmişti gördüğümde :) Bu sezon ilk izlediğim Gençlerbirliği maçını hatırlıyorum, bu adam tank gibidir, böyle sol bek mi olur diye geçmişti aklımdan. O maç rakibini bir kez bile arkasına kaçırmadı, tek top kaybı yapmadı, bütün maç sol kanattan gidip geldi, asist yaptı. Sanki sol kanat baştan başa onundu, diğer 10 arkadaşı ise sahanın kalanını kendi aralarında paylaşmış gibiydi..

Sonraki maçlarda özellikle dikkat etmeye başladım, adam neredeyse kusursuz oynuyor. Bence bu sezon, şu haftaya kadar ligin açık ara en iyi sol beki. Eboue'nin geçen yılki forvet/bek performansını çok anımsatıyor bana ve ne tesadüftür ki GS maçında Eboue'ye çektirdiklerini (Arsenal yılları dahil) başka herhangi bir rakibi karşısında yaşadığını hatırlamıyorum.

Eski kulüplerinde stoper de oynadığı yazıyor ama adam anormal hücumcu bir sol bek, stoperde de oynatsani kale direğine de bağlasan sanki hiç durmayacakmış gibi bir havası var..

Bu kez helal olsun İlhan Cavcav. Koskoca Gençlerbirliği'nin artık bu tip oyunculardan çok daha fazla getirmesi gerekiyor. En basitinden sol beki Tosiç olan takımın sağ beki Serkan Kurtuluş olmamalı. Fuat hocaya biraz daha kaliteli malzeme verilirse, sadece Gençlerbirliği taraftarı değil tüm futbolseverler sevinecek. 

Güzel bir aile tablosu, resim çok hoşuma gitti eklemeden geçemedim..

14 Kasım 2012 Çarşamba

DİKKATİMİ ÇEKENLER-2: Aydın Karabulut


Lig ortasında teknik direktör değişikliği bir takımı nasıl etkiler? Ülkemizde her sene ortalama 5-6 kez mutlaka yaşadığımız ve haliyle de aşina olduğumuz bir süreç bu.
Neler olur hoca değişince? Öncelikle mevcut ideal kadronun oynayan oyuncuları yeni hocanın gözüne girebilmek için bir tık fazla efor sarfetmeye başlar bu en bilineni, yani bu 1.. Daha sonra bir kaç hafta geçip de hoca takımı iyice tanımaya başlayınca, sistemi değiştirme cesaretini bulur/karar verir ve kadroda oynayan/az oynayan oyuncular arasında ufak tefek oynamalar yapar bu da 2..  3.ve son olarak ise ara transfer dönemine kapağı atabilirse yönetimi ikna edebildiği ölçüde (tuttuğunu getirmek suretiyle) kadroya takviyeler yapar..

Bizim gördüğümüz, alıştığımız genel geçer yöntem böyle.. Fakat ben Aydın 'da yaşadığımıza benzer radikallikte durum değişimi pek hatırlamıyorum. (Halen süper ligde iş bulabilmesi her aklıma geldiğinde canım sıkılan) Bülent Uygun'un, sezon başından beri doğru dürüst 18'e bile hiç almadığı ve muhtemelen devre arası gelse de kapağı bir alt lig takımına atıp biraz futbol oynayabilsem diye bekleyen Aydın Karabulut, Yılmaz Vural'ın geldiği gibi şak diye verdiği forma ile takımın kurtarıcılığına soyundu!

Elazığspor'un o ana kadar attığı gol sayısı sadece iki (rakamla 2) iken, Aydın'ın 90'ar dk. oynadığı ilk üç maçta yaptığı birbirinden güzel 4 asist ile (ki rakipler ligin kalbürüstü takımları olan Orduspor, Eskişehirspor ve Gençlerbirliği idi) Elazığ'ın lige tutunma hayalleri aniden tekrar yeşerdi..

Aslında 24 yaşındaki Aydın Karabulut, süper ligde bu yaşına kadar çok az süre almış bir oyuncu olsa da, genç yetenek takibi sevenler için çok çok tanıdık bir isim. Beşiktaş alt yapısından yetişip beklenen patlamayı bir türlü yapamayan genç yetenekler ordusunun askerlerinden biri de o.. 2006–2009 arasında BJK formasıyla (sol bek) oynadığı az sayıda maçta yaptıklarıyla bile, düz bir kanat oyuncusu olmaktan uzak, enteresan yetenekleri olan bir garip oğlan olarak yer etmişti aklımda.

Yılmaz hoca, Bülent Ertuğrul-Sezer Badur ikilisini aynı anda sahaya sürdüğünde en ufak bir ofansif katkı alamayacağını ve haliyle topu takımında tutamayacağını anlayınca, bu ikisinden birini tercih etti (şimdilik bu isim Sezer) ve onun önüne ayağı top yapan Köksal ile Aydın'ı yerleştirerek takıma bir yaratıcılık katmayı planladı. Aslında başardı da... Sanırım Yılmaz hocanın buluşuyla, bu yaşına kadar sadece sol bek ve sol açık oynamış olan Aydın'ı sol içte böyle iyi oynarken izlemek sadece beni şaşırtmış olamaz!

Gerçi aşırı motivasyon sonunda ters tepti ve bu haftaki Kayserispor maçında rakibe güçleri yetmeyince, Aydın sorumluluğun getirdiği stresi kaldıramayıp kırmızı kart gördü. Bu da mental problemleri iyi bilinen Aydın için önemli bir eksi not oldu. Yine de cezası bitip döndüğünde Yılmaz hocanın yine formayı ona vereceğinden hiç kuşkum yok.

Size abartı geleceğine eminim ama hem stil, hem de fizik yapısı olarak Aydın bana Arda'yı çok andırıyor. Onun gibi kısa sayılabilecek boyuna rağmen kuvvetli, yaratıcılık problemi zaten hiç yok, hatta aşırıya kaçan bir çalım sevdası var, ikili mücadelelerde vücudunu (kalçasını) kullanmayı iyi biliyor vs..

Ben Aydın'ın bu seneden itibaren süper lig seviyesinden bir daha hiç düşmeyeceğini ümit ediyorum. Bu kadar büyük bir yeteneği, böyle bir mücadelecilik ile birleştirebilen futbolcu sayısı çok çok az çünkü... 

12 Kasım 2012 Pazartesi

DİKKATİMİ ÇEKENLER-1: Abdullah Durak

Bugün itibariyle yepyeni bir yazı dizisine başlıyorum.
Her hafta ortalama 5-6 STSL maçını 90 dakika izleyen, saatleri çakıştığı için kaçırdığı diğerlerini de mutlaka sonradan takip etmeye çalışan bundan da büyük zevk alan bir futbolsever olarak, ligimizin son haftalarda dikkatimi çeken çıkıştaki futbolcuları hakkında içimden geldikçe belli aralıklarla birkaç cümle karalamak amacındayım

Bir yönden de ligimizde forma giyen kayda değer futbolcular hakkında kendim için bir not defteri tutuyorum diyebiliriz.

Tabi tahmin edersiniz ki bu yazı dizisi; "Beşiktaş'tan Fernandes bu aralar çok dikkatimi çekiyor" veya "Sow diye bir eleman var çok güzel goller atıyor" tadında olmayacak :D Daha ziyade bizim spor medyasının pek ön plana çıkarmadığı ama son haftalardaki çıkışı benim dikkatimden kaçmayan futbolculardan bahsedeceğim kendimce...

Neyse lafı fazla uzattık, başlıyorum: İlk adamımız Kayserispor'dan Abdullah Durak.


1987 doğumlu futbolcu, 17 yaşındayken Niğde Belediyespor'dan geldiği Kayserispor'da bu sene 8. senesini geçirmesine rağmen, genelde yedek olarak heba ettiği kariyerine ismi çok sık anılmayan bir rotasyon oyuncusu olarak devam etmekteydi..

21 yaş altı ve A2 milli takımlarında birkaç maç görünmüşlüğüne rağmen Kayserispor taraftarında bile, sadece birkaç yaş büyük olduğu Furkan, Sefa, Okay, Ömer, Engin gibi gençler kadar büyük bir beklenti yaratmadı hiç. Gündemde en çarpıcı yer alışı da sanırım 2008 veya 2009 'larda olacak, kız konusu nedeniyle çıkan bir kavgada bıçaklanarak olmuştu!

Fakat özellikle son K.Karabükspor ve Elazığspor maçlarındaki gollerin çoğunluğunda asist veya asist öncesi paslarda hep onu gördük. Tam anlamıyla bir defansif orta saha oyuncusu olmasına rağmen, topla rahatlığı, çabukluğu, dikine oynama alışkanlığı ve hızlı düşünüp hızlı oynaması ile benim dikkatimi çekmeyi başardı Abdullah.

Riveros'un yanına doğru ismi bulmakta 2 senedir büyük problem yaşayan Kayserispor'da, Şota geçen sene Santana balonuna harcadığı sürenin bir kısmında Abdullah'a şans verseydi, bu seneki verimi belki çok daha erken alabilirlerdi. Ben bu sene Abdullah'ın kariyerinin en istikrarlı performansını göstereceğini ve lige kötü başlayan Kayserispor'un toparlanışında Prosinecki'nin görünmez kahramanlardan biri olacağını düşünüyorum.

25 yaşındaki ve bu yaşına kadar da hemen hemen hiç çıkış yakalayamamış bir adam için milli takım veya büyüklere transfer gibi iddialı hedefler şu an için çok rasyonel olmayacaktır. Fakat siz en azından, hafta sonları ekranda bir Kayserispor maçına denk gelirseniz, Cleyton-Bobo-Mouche 'nin hücumda gole nasıl ulaştığını izlerken, bir yandan da o hücuma çıkmadan önce topu kimin kaptığına ve o kapılan topun bu üçlüye hiç eveleyip gevelemeden nasıl ulaştırıldığına bir göz atmanızı tavsiye ederim.

10 Kasım 2012 Cumartesi

HAYATIMIN FİLMLERİ #24.The Big Lebowski#


24. The Big Lebowski (1998)
Yönetmen: Joel Coen , Ethan Coen.
Oyuncular: Jeff Bridges , John Goodman , Steve Buscemi , Julianne Moore.
Imdb notu: 8.3

Hayatım boyunca, çok yakışıklı olmanın veya çok zengin olmanın hayalini hiç kurmadım. Allah biliyor, kıskandığım özellikler bunlar olmadı asla. Oysa daha kendimle yeni tanışmaya başladığım ergenliğin ilk yıllarından beri deliler gibi kıskandığım bir insan tipi var. Her zaman her şartta rahat olan, kafayı hiç bir şeye takmayan, umursamaz adamlar...

Jeff Bridges'in canlandırdığı Jeff Lebowski karakteri yani nam-ı diğer "Dude" her zaman benim idolüm olmuştur. Bornozuyla süpermarket alışverişine çıkan, sütün tazeliğini koklayarak anlayan, kapalı ortamda bile olsa kafası bişeylere bozulunca güneş gözlüğünü takarak karşı tarafla arasına set çeken, nerede olursa olsun mutlaka en rahat edeceği pozisyonda oturan, White Russian gibi nispeten pek tutulmayan favori içkisini elinden hiç düşürmeyen, hayatını minimum enerji harcayarak geçiren, tek sosyal aktivitesi bowling olan süper bir aylak, bir gamsız :D
Lebowski ve meşhur depresyon hırkası

Filmimizin konusuna kısaca değinirsek, ağır ve sakin hareketleriyle bir koalayı andıran sevimli bir adam olan Lebowski’nin bekar evine iki adam izinsiz girer. Şiddet kullanarak ondan eşinin borcunu ödemesini isterler. Hatta adamlardan biri salondaki halıya işer. Lebowski parmağında yüzük olmadığına ve klozet kapağının yukarıda olduğuna işaret ederek, adamları evli olmadığına ikna etmeyi başarır. Zaten gangsterler, evin bir milyonerin evi gibi görünmediğini biraz geç de olsa anlamışlardır. İsim benzerliği nedeniyle yanlış kişinin evine girerek onun odayı dolu gösteren halısına işemişlerdir... Vietnam’da yaşadıklarının etkisinden kurtulamamış eski bir asker olan bowling ortağı Walter, Lebowski 'yi halıdaki zararı tazmin etmek için, milyarder Lebowski’yi bulması gerektiğine ikna eder... Ve Dude soluğu Big Lebowski’nin evinde alır... Olaylar gelişir...

Üç kafadarlar her zamanki mekanlarında..

Filmden taşan bir etkiyle ve tabi ki Jeff Bridges’ın olağanüstü performansı sayesinde, Jeff Lebowski’nin yaşam tarzı 2000’lerde internetin de etkisiyle benimsendikçe benimsendi... Hakkında akademik konferanslar düzenlenen Lebowski için her yıl organize edilen festivaller yetmedi, onun yaşam tarzı kendi kilisesi ve öğretisi olan bir dine de ilham kaynağı oldu. “Dudeism” üç bileşenli bir din: barış ve dinginliği öne çıkaran Çin Taoizm’i, Yunan filozof Epicurus’un temelini ‘haz almak’ üzerine kurduğu felsefesi ve Lebowski’nin temsil ettiği ‘gamsız’ yaşam tarzı. “Dudeism” 'in kurucusu Oliver Benjamin’in kilisesine bugün 100 binden fazla kişi kayıtlı. 


2002’den beri her yıl, dünyanın her yerinden akın akın gelen Lebowski’lerle bir "Lebowski Festivali" düzenleniyor: Lebowskifest . Her yıl bu özel günlerde dünyanın en tembelleri bir araya geliyor. Filmler izleniyor, bowling oynanıyor, müzik dinleniyor ve Dude’un bütün yaşam tarzı sevenlerince kutlanıyor. Bazı yıllar filmin oyuncularından da katılanlar oluyor bu festivale...

Filmi ilk izlediğinizde bu derece delice bağlanamazsanız, yani filmdeki karakterlerin kafası size biraz yabancıysa, muhtemelen sıradan bir komedi filmi olarak algılayacak ve beğenmeyeceksiniz. Fakat tersi gerçekleşirse siz de bir dude olabilir, filmdeki hayal dünyasında yaşayan binlerce insandan biri olabilirsiniz. Ben ciddi ciddi bu filmin, "Star Wars" 'tan sonra, insanlar üzerinde en büyük etkiyi yaratmış ve en tutkulu hayranlara sahip dünya üzerindeki ikinci film olduğunu düşünüyorum. Rahatlıkla "The Big Lebowski" ’deki bütün replikleri ezbere bilen birilerine rastlayabilirsiniz. Film aynı zamanda "İnternet çağının ilk kült filmi" olarak anılır.

Lebowski tüm hikayeyi başlatan, "odayı dolu gösteren" halısının üzerinde..

Dünyanın en ünlü film eleştirmeni Roger Ebert 'in de dediği gibi "The Big Lebowski" bir hikaye değil, bir tutum hakkındadır! 

Ekşi sözlükte de şöyle bir şey okumuştum: "Tek tek kişilerin değil, tek tek arkadaş çevrelerinin favori filmlerinden biridir. Big Lebowski' yi seven biri, onu sevmekle kalmaz, ondan alıntı yapar ve bu kişinin alıntılarını anlayıp gülecek, bunlara karşılık verebilecek arkadaşları vardır."

Canım sıkıldığında herhangi bir sahnesini açarak anında moralimi düzeltebiliyorum.

Filmin en özel sahnelerinden birinde yer alan Gipsy Kings Hotel California yorumu fevkalede. Mutlaka dinlemelisiniz..

Faydalandığım Kaynaklar:  Burak Göral http://doluhayat.blogspot.com/ )


   Filmin en komik sahnelerinden biri olan final sahnesi.

Filmde toplamda 3 dk. civarı gözükmesine rağmen büyük bir hayran kitlesine sahip olan "Jesus Quintana" karakteri ile John Turturro.









8 Kasım 2012 Perşembe

Burak'ın son vuruşları kötü yeaa ~ CLUJ:1-GS:3


Al Hakan bu maçın senaryosunu sen yaz deseler, bende buna benzer bişeyler karalardım sanırım :)  

Şampiyonlar liginde bu sene ilk kez öne geçtik ve hep konuştuğumuz gibi, hayal ettiğimiz gibi kazandık. Şampiyonlar ligine 3. torbadan girmemizi sağlayan Cluj, hala bize hayat vermeye devam ediyor :)

Manchester'ın kazanması da süper oldu. Arena'ya grup birinciliğini garantilemiş olarak ve kuvvetle muhtemel yedek ağırlıklı bir kadroyla gelecekler. Bu önemli..

Hamit müthişti. Yekta iyiydi. Riera çok iyiydi. Şimdi de Riera, Melo'yu dövse haktır :D

Burak için ayrıca bir şeyler yazacak değilim. Yazılacakları o gol atmazken, o Galatasaray'da bile değilken defalarca yazdım.. Bu sefer de muhtemelen gol sevincine sallayanlar çıkacaktır:D  Kıskançlık kötü :D

3 Kasım 2012 Cumartesi

FARKLI ~ İBB:1-GS:3


Son 2 sezondur ilk kez maça önde basmadan başlayan bir Galatasaray izledik. Fatih Terim Cluj maçını düşünürek (tabi İBB'nin bu tuzağa uygunluğunun da yardımıyla) topa çok fazla sahip olmadan, süratli hücumcuları ile sonuca gitmeyi öngördü ve bu planı tuttu. "Bir tilkinin tavşanı yakalamak için harcayacağı enerji bellidir asla fazlasını harcamaz"  diye sevdiğim bir laf vardır maçı güzel özetliyor :) 

Tam bir kontra atak takımı olan İBB 'ye topu bu denli bırakınca, hazırlık paslarına katılmak için savunmaları biraz daha öne çıkmaya çalıştı ve bu da Galatasaray'ın planını kolaylaştırdı. Sanırım ligin en ağır savunmasına sahip takımı durumundalar.

Burak Yılmaz yanlış hatırlamıyorsam İBB 'ye karşı oynadığı son 5 maçı da tek başına aldı. Özellikle geçen sene Trabzonspor formasıyla iki maçta da Zayatte'ye nal toplatmıştı. Dün de önce ilk golü Umut'a attırdı, sonra da çıkardığı sürpriz bir sert şutla 2. golü getirdi. Tabi yine de; attırdığı 2 gol sayesinde buldukları bir kontra atakta, maçın sonu olmasına rağmen 50 metre depar atıp girdiği pozisyonu değerlendiremedi diye eleştirecek olanlar vardır onlar varsın eleştirsin...

Selçuk'taki çıkış sürüyor. Kayserispor maçında gereksiz yere yıldızlaştırılan Yekta o gün de dün de vasattı bence. Melo'nun yerine geçici olarak görevini iyi yürüttü diyebiliriz sadece. Yekta'nın profilini Kasımpaşa'dan değil de sadece Galatasaray'dan bilenler için Selçuk ile iyi bir ikili hayali kuranlar olabilir ama orada aslen Selçuk'tan da ofansif bir oyuncu olan Yekta değil formda bir Melo'ya ihtiyaç var. Zaten Selçuk'un bu seneye geçen yıldan daha etkisiz başlamasının en büyük nedeni de Melo'nun kendine daha ofansif bir rol biçmesi, geçen yılki gibi goller atma hevesi değil mi?  

Özellikle Hamit'i çok beğendim. Kuvveti ile birlikte kendine güveni de geri gelmiş. Bundan sonrası için Galatasaray'ın oyun gücüne yapılabilecek en büyük katkı onun varlığı olacak. Umarım bir daha sakatlık belası tekrarlamaz.

İBB için söylenebilecekler ise belli. Takımda gece gündüz farkı kadar net bir oyuncu kalitesi farklılığı var. Hücumcuları yeterli ama formsuz, defans ise rezalet. Kaliteli dediğimiz gruptan oyun kurucu Holmen bu sezon çok kötü oynuyor. Gol attığı ve yıldızı olduğu söylenen Kayserispor-İBB maçında bile sahada varlığı yokluğu belli değildi. O bu şekilde oynarsa Cihan veya Mahmut'tan bir farkı kalmıyor, haliyle böyle bir orta sahanın önünde değil Webo 3 tane de Webo olsa İBB gol bulamıyor. İBB ne yapıp edip orta üçlüyü Mahmut-Efe-Holmen'den kurup, Cihan'ı Geraldes'in yerine sağ beke çekmeli. Boşalan yabancı kontenjanından da Visca veya Tom'u mutlaka sahada tutmalı. Diğer bir silahları Doka da cezalı olarak başladığı sezonda bir türlü istediği seviyeye gelemedi. Beklenen çıkışını ne kadar geç yaparsa takımı küme düşme hattına o kadar yaklaşacak gibi görünüyor.

Sonuç olarak Galatasaray olması gerektiği gibi, fazla enerji harcamadan, alması gereken 3 puanını aldı ve Cluj maçını beklemeye başladı. Hafta içi, bu sezon şu ana kadarki en önemli maçımıza ve ilk gerçek anlamdaki finalimize çıkacağız. Benim takıma güvenim tam. Karşılıklı gollerin olduğu bir galibiyetle lige tutunacağımıza inanıyorum. Allah yüzümüzü kara çıkarmasın.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...